Sayın Çalışma Grubu Başkanı, 

Sayın Büyükelçi,

Türkiye Çalışma Grubunun Değerli Üyeleri,

Değerli Belediye Başkanlarımız, 

Sayın Genel Müdür,

Kıymetli Katılımcılar,

Avrupa Birliği Bölgeler Komitesi Türkiye Çalışma Grubu'nun 31. Toplantısı öncesinde sizlere hitap etmekten büyük mutluluk duyuyorum. 

Öncelikle, Avrupa Bölgeler Komitesi'nin 30. kuruluş yıldönümünü kutlamak istiyorum.

Otuz yıldır, çok-katmanlı yönetişimin kararlı savunucuları olarak, Avrupa Birliği karar mekanizmaları içinde yerel yönetimlerin ağırlığını adım adım arttırdınız. 

Avrupa'da yerel ve bölgesel düzeyde seçilmiş bir milyondan fazla politikacının ve onları seçen halkların temsilcisisiniz.

Buna Türkiye gibi aday ülkelerin yerel yönetimlerinin sesi de eklenince, hep birlikte daha adil, daha katılımcı ve daha demokratik bir Avrupa oluşturmak için önemli bir güç oluşturuyoruz.

Zira, Avrupa Konseyi'nin yeni başkanı Antonio Costa’nın geçen hafta söylediği gibi Birliğin temel meselelerinden biri de “Avrupa vatandaşı” ile “Avrupa kurumları” arasındaki güven uçurumunu kapatmak.

Değerli Katılımcılar,

Bugün, dünyamız Ukrayna’dan Gazze’ye krizler ve savaşlar, önüne geçemediğimiz iklim krizi, düzensiz göç dalgaları, gittikçe keskinleşen yoksulluk ve eşitsizlik gibi sorunların süreklilik arz ettiği bir “çoklu kriz” dönemi yaşıyor. 

Her gün yeni bir çatışma ve istikrarsızlıkla uyanıyoruz. Lübnan’da ateşkes sağlandı derken, şimdi de Suriye’de çatışmalar yeniden başladı

Bu şartlarda, maalesef geleneksel siyasal kurumlar yeni ihtiyaçlara cevap veremiyor.

Türkiye dâhil birçok ülkede siyasal rejimler kabuk değiştirirken, evrensel demokratik değerleri tehdit eden otoriter anlayışlar güçleniyor.

Halkların memnuniyetsizliği ve öfkesinden faydalanarak yükselen otoriter ve popülist dalga, bu çoklu krizlere çare bulmaktan çok uzak. 

Tam tersine, bu siyasi dalga, öfkeyi körükleyen bölücü politikalarla, yeni düşmanlar yaratarak ya da kırılgan grupları hedef göstererek, çözümsüzlüğü kemikleştiriyor.

Popülist otoriter liderler, sadece kendi ülkelerindeki demokratik kurumları değil, dünya barış ve istikrarını da tehdit ediyorlar.

Çözüm ise tüm paydaşların dâhil olduğu, iş birliğine dayalı çoğulcu bir yaklaşımda yatıyor.

Bu çözüm arayışında, yerel siyaset hayati önem taşıyor, zira vatandaş, demokrasi ve etkin yönetişim arasındaki bağı onlar kuruyor.

Yerel siyaset ulusal siyasetin altında, hiyerarşide ikinci sınıf bir siyaset alanı asla değil. 

Yerel yönetimler, halka en yakın yönetim birimleri olarak, onların beklentilerini, ihtiyaçlarını, kaygılarını ve kızgınlıklarını biliyor; sadece bugünün değil, geleceğin sorunlarına da somut ve pratik çözümler üretiyor.  

Örneğin, 16 milyonluk İstanbul’da, çocuğunu bırakacak yer bulamadığı için iş hayatına katılamayan annenin ihtiyacı olan kreşler de, gelecek kuşaklar için hayati önem taşıyan yeşil alanlar ve sürdürülebilir ulaşım da bu hayati çözümler arasında.

Bu sorumlulukları yerine getirmek için, ulusal ve yerel yönetimler arasında sağlıklı bir diyalog ve etkileşim olması gerekirken, üzülerek görüyorum ki, siyasi çıkarlarını her şeyin üstünde görenler, toplumsal ortak faydaya zarar vermekten çekinmiyorlar. 

Türkiye’nin politik haritasını yeniden çizen ve ana muhalefet partisi CHP’yi birinci parti yapan Mart 2024 yerel seçimlerinden bu yana, sekiz belediye başkanı görevinden alındı ve yerlerine kayyum atandı. 

Hepsi muhalefetten olan bu başkanlar arasında, Türkiye’nin en büyük ilçe belediyesi olan Esenyurt’un başkanı Profesör Ahmet Özer ve kadim kent Mardin’in belediye başkanı, tecrübeli ve barışsever politikacı Ahmet Türk de var.  

Demokrasiye ve hukuka aykırı bu uygulamalarla, halkın iradesi ayaklar altına alınıyor; yerel demokrasi çiğneniyor, en kötüsü de halkın demokrasiye olan inancı ve temsil gücü büyük zarar görüyor. 

Seçilmiş bir belediye başkanının, daha hakkında sonuçlanmış bir yargı kararı bile yokken, görevden alınıp, yerine İçişleri Bakanlığına bağlı bir vali atanması hangi hukuk ve demokrasi anlayışına sığar?

Oysa ulusal yönetimler, yerel yönetimlere çelme takmak yerine, onlarla iş birliği yaparak, ulusal kalkınmayı, iyi yönetişimi ve demokratik katılımı yerelden beslemelidir. 

Değerli katılımcılar,

Uluslararası seviyede de yerel yönetimler arasındaki iş birliği ve koordinasyon için çalışma gruplarından şehir diplomasisi platformlarına uzanan araçlar geliştirmeli, var olan yapıları da daha etkin kılmalıyız.

İstanbul olarak 2021’de Balkan Şehirleri Ağını kurduk, 2023’te ise megaşehirlerin ortak sorunlarını tartışmak ve çözüm önerileri paylaşmak üzere,  tarihte ilk defa gerçekleştirilen Megaşehirler Zirvesine ev sahipliği yaptık.

10 gün sonra, Ortadoğu ve Kuzey Afrika belediye başkanlarına ev sahipliği yapacak, Gazze’deki ve bölgedeki insani trajediyi hafifletmek, barışın tesisi için yerel yönetimler olarak neler yapabileceğimizi tartışacağız. 

Çalışma Grubunun değerli üyeleri,

Bu çok krizli dünyada, Türkiye ve Avrupa Birliği arasındaki iş birliği ihtiyacı, hiçbir zaman olmadığı kadar acil; ancak ilişkiler belki de tarihindeki en düşük seviyede.

Son yirmi yıldır adım adım gerileyen Türkiye-AB ilişkileri, stratejik bir ortaklık olmaktan çıkıp; gerginliklerle dolu, düzensiz göç ve mülteciler konusuna indirgenmiş, bir al-ver yaklaşımına kilitlendi.

Avrupa Birliği’nin genişleme politikaları konuşulurken Batı Balkanlardaki pek çok ülkeden bahsedilirken, Türkiye’nin aday ülke olarak adı zikredilmiyor bile. 

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula van der Leyen’in, geçtiğimiz hafta, yeni komisyonun ilk çalışma gününde yaptığı konuşmada, genişlemeden bahsederken, Türkiye’nin adını telaffuz etmemesi büyük bir talihsizliktir.

60 yılı aşkın politik diyalog ve 20 yıllık adaylık süreci, tam anlamıyla derin dondurucuda. Bırakın üyelik müzakereleri ve vize serbestisini, ortak çıkarlarımızı ilgilendiren Gümrük Birliği’nin modernizasyonu konusunda adım atılması dahi, siyasi nedenlerle mümkün olamıyor.  

Bu noktaya gelmemizde Türkiye’nin de sorumluluğu bulunduğunun ve bunun önemli bir sebebinin, AK Parti hükümetinin ülkeyi Kopenhag kriterlerinden uzaklaştıran politikaları olduğunun farkındayız elbette.

Ancak, halkımızın büyük bölümü ülkemizin geleceğini demokratik, çoğulcu, insan hak ve özgürlüklerine, hukukun üstünlüğüne saygılı ülkelerin arasında görüyor. 

Mart 2024 yerel seçiminin sonuçlarını, halkımızın bu yöndeki iradesinin somut bir göstergesi olarak kabul ediyoruz. 

24 Nisan’da Brüksel’de yaptığımız son toplantıda da ifade ettiğimiz gibi, bu seçim sonuçlarının Avrupa Birliği ile ilişkilerimize de “taze kan” getirmesini umut ediyoruz.

Ancak biz demokratik kurumların güçlendirilmesi ve hukukun üstünlüğü alanlarında kendi eksiklerimizi tamamladıkça, Avrupa Birliği’nin de Türkiye’yi güvenilir bir ortak ve gelecekte AB üyesi olarak görmesini istiyoruz.

Avrupa Birliği, Türkiye ile ilişkilerini, ulusal gündemi ve kamuoyu nedeniyle Türkiye’ye sürekli hasmane tavır alan üye ülkelerin insafına bırakmamalı.

Türkiye ve AB arasındaki pozitif gündeme katkıda bulunmak amacıyla kaleme alınan ve aslında AB üye ülkelerinin Türkiye konusundaki asgari müştereklerini yansıtmaktan öteye geçemeyen Borrell Raporunun bile, Avrupa Konseyi tarafından resmi olarak onaylanmamış olması üzücüdür.

Bundan sadece yirmi yıl önce yüzde 80’i AB üyeliğini destekleyen Türk halkının AB’ye inancına darbe vuran dört temel konu olduğunu düşünüyorum:

Bunlardan birincisi vatandaşlarımıza Avrupa Birliği konsoloslukları önünde eziyet çektiren vize meselesidir. 

Bu sorunun çözülememesinden zarar görenlerin başında AB ülkelerindeki okullara kabul edildikleri halde okullarına gidemeyen başarılı gençlerimiz geliyor. Avrupa ve Türkiye arasında köprü kuracak güce sahip bu gençler, vize duvarına toslamamalıdır. 

İkinci konu ise Kıbrıs. Türk kamuoyu, Kıbrıslı Türklerin BM çerçevesindeki barış planlarına evet demişken, bu planları elinin tersiyle kenara iten Güney Kıbrıs Rum yönetiminin Kıbrıs’ın tek temsilcisi olarak Avrupa Birliğine kabul edilmesini haksız buluyor.

Kıbrıslı Türklerin diplomatik izolasyonun sürmesini, Güney Kıbrıs’ın AB’nin sadece adanın kuzeyi ile ilişkilere değil, Türkiye ile ilişkilere de ipotek koymasını adil bulmuyoruz. 

Türk kamuoyunu üzen diğer bir konu ise, Avrupa Birliği’nin Filistin meselesindeki sessizliğidir.

Eğer barışa ve insan haklarına inanıyorsak, tüm dünyanın gözü önünde, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu on binlerce masum Filistinlinin katledilmesini daha yüksek sesle ve net bir şekilde eleştirmemiz, kınamamız gerekmez mi? 

Dördüncü konu ise göç ve sığınmacılar meselesi.

Dünyada en fazla sığınmacıya ev sahipliği yapan ülkelerin başında gelen Türkiye’nin bu ağır yükü tek başına taşımaya devam etmesi ne sürdürülebilir ne de adil.

Yalnızca İstanbul'da, sayılarını tam olarak bilmediğimiz yüzbinlerce Suriyeliye ev sahipliği yapıyoruz, ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla yoğun çaba sarf ediyoruz. 

İklim krizleri ve küresel yoksulluğun keskinleşmesiyle daha da artmasını beklediğimiz göç krizi, kısa vadeli al-ver politikaları ile çözülemeyecek, birkaç ülkenin sırtına yüklenemeyecek kadar büyük ve önemli. Bu konuda geniş kapsamlı uluslararası iş birliği ve dayanışma şart.

Değerli Katılımcılar, 

Önümüzdeki dönemde, Türkiye ile Avrupa Birliği arasında askıya alınmış iş birliği ve istişare mekanizmalarının yeniden hayata geçirilmesi, genişleme ülkelerine yönelik tüm toplantılara Türkiye’nin de dahil edilmesi olumlu bir adım olacaktır.

Türkiye-AB ilişkilerinin ortak hedefler doğrultusunda yeniden güçlendirilmesi, jeopolitik risklerden yerel politikalara, yalnızca mevcut sorunların çözümüne değil, daha kapsayıcı ve sürdürülebilir bir geleceğin inşasına da hizmet edecektir.

Bu çerçevede, diyalog ve iş birliği konusundaki kararlılığımızı bir kez daha vurgulamak isterim.

Türkiye Çalışma Grubu Toplantısı'nın hepimiz için değerli ve olumlu sonuçlar getirmesini umuyor, katkıda bulunan herkese gönülden teşekkür ediyorum.