Ekrem İmamoğlu Casusluk Davası Konuşması - 1. Bölüm

Sayın Başkan, değerli heyet; açıkçası benden önce dinlemiş olduğumuz… “Sanık” diyeyim… Hüseyin Bey'in ifadelerinden sonra, söyleyeceklerim, anlatacaklarım daha da zorlaştı. Ama bugün burada anlatacaklarım ve ortaya koyacağım ifadelerin hiçbirisi, aslında Hüseyin Bey ile ilgili değil zaten. Keza burada… Ben söylediğimde yansıtırsak sevinirim… Burada gerçekten devletimiz ve milletimiz adına utanç verici bir iddianame sonucu bir davayla muhatabız. Dolayısıyla benim muhatabım da Hüseyin Gün değil zaten. Yani, deli kuyuya bir taş atmış ve istiyorlar ki, diliyorlar ki birileri de o taşı çıkarsın. Ben açıkçası bu "minik akıllı" kişiyi muhatap almayacağım; ne taşıyla ne de kuyusuyla ilgilenmiyorum. Tümüyle boş bir iddianame olduğunu bilmeyen yok.

Malum, burada biz birkaç davada daha yargılanıyoruz. Birkaç salon yanda başka bir davada daha yargılanıyoruz. O davadaki arkadaşlarımdan birisi de Necati Bey. Ve biz, orada da bunun bir benzerini yaşıyoruz. Hüseyin Bey'in az önceki ifadelerinden sonra bütün yapılan yargılamaların siyasi olduğu ve tümüyle bu milletin ve devletin zararına yapılmış işler olduğu, menfaatler karşılığı yapıldığı… Ki o menfaatlere de değineceğim. Bu menfaat karşılığı yapılan işlerin asıl muhatabının da başından beri İstanbul'da ortaya konan bu işleri yürüten iddia makamı olduğunun altını en başta çizeyim. Gerçekten utanç verici... Tabii bir hazırlığım var… Ama başlarken, duygularım kelimelere ve cümlelere sığmayacak şekilde. Şunu söyleyeyim: Çok rahatım, çok gururluyum. Burada verdiğim mücadeleden dolayı gururluyum. Onur duyuyorum. Bu büyük mücadeleyi… Bu küçük, minik beyinlerin ne kadar büyük zarar verdiğini tek tek ispat etmekten ve ortaya koymaktan da mutlu oluyorum. Çünkü bizim buradaki muhataplığımız ve verdiğimiz mücadele artık bir milli mücadeleye dönüşmüştür.

Türkiye tarihinin demokrasi ve adalet adına en büyük muhalefet mücadelesi bugün Silivri'de verilmektedir. Bugün derken, aylardır… Neredeyse yılı aştı. Tabi bu mücadeleyi kimi zaman 12 metrekarelik bir hücreden veriyoruz; kimi zaman da burada olmaması gereken salonlarda, hatta davaya dönüşmemesi gereken kuru iftiralardan oluşan yargı süreçlerinde sürdürüyoruz. Bütün bunları yaparken de tarif edilmesi güç tecritler, baskılar ve psikolojik işkenceler altında; insan haklarının ve hukukun en temel ilkelerinin yerle bir edildiği, çiğnendiği koşullar içerisinde direniyoruz, mücadele ediyoruz; çünkü biliyoruz ki biz kazanacağız. "Biz" kimiz? Yürekten söylüyorum; 86 milyon yurttaşız. Bir kişiyi bile dışarıda bırakmıyorum. Bu muhterisler hariç. Bunları hep böyle gösteririm: Bir avuç. Bu kadar. Avucumun içinde. Bunu 2019 yerel seçimleri iptal edildiği gün söylemiştim; o günden beri bu "bir avuç" tanımlamasını yapıyorum.

19 Mart darbesi öncesinde de sonrasında da arkadaşlarımla birlikte, -sadece İBB davasından bahsetmiyorum- hukuka aykırı usullerle baskıyla ve sahtecilikle yürütülen süreçlere maruz bırakıldık. Bakınız, “iddia makamı eliyle sahtecilik” diyorum. “İddia makamı eliyle iftira” diyorum, “evrak gizlemek” diyorum, “sahte belge düzenlemek” diyorum. Bunlar ayan beyan ortaya konuyor. Bugün de onun bir başka perdesini yaşıyoruz. Üzüntü verici Sayın Hakim, Sayın Başkan, Sayın Heyet, sizin bu yüce makamınızın kutsal konumunuzun da gerçekten yerle bir edilmesinin altlığı budur yani; başka bir şey değildir. İfade ettim ama söyleyeyim; iddia makamının tehditleriyle, rehin almalarıyla, uydurma belgelerle, delilsiz beyanlarla ve işin temelinde ne var? Bir kara düzen kurulmuş, bu düzeni ayakta tutmak oturduğu koltuktan da kalkmamak adına, koltuğu kendine ait zanneden zihniyetin koltuktan kalkmama adına sergilenen siyasi müdahaleler ve oluşturulan senaryolar, o senaryolar üzerinden bunu uygulayan aparatlar. Ve ne yazık ki Türk hukukunun başını öne eğen, 2 yıla yakındır bir zaman diliminin içerisindeyiz.

Bakınız az önce -hukuki tarafına asla girmeyeceğim- burada ifade veren şahıs, etkin pişmanlık konusunda konuşmaktan imtina etti. Yani Türk hukuku, insanları bu duruma düşürüyor. Yani özgürlük çalınmış çünkü, neler yapılmış insanlara. Ve bu duruma düşürüyor, diyemiyor bir şey yani. Acaba oradan bir şey yapılır mı? Çünkü ne tehditler, ne tecritler, ne olmaması gereken tahmin edilemez işlerle karşı karşıya insanlar. Evlatlarıyla tehdit mi ararsınız, eşleriyle tehdit mi ararsınız? Yargılama diye bir şey yok. Suç yok, delil yok, buna rağmen deniyor ki: "Masumiyetini ispat et." Böyle bir şey olabilir mi? Bir yandaş kalem, kendisine tepki gösteren yani birini, yargısız infaz yaparken kendisine tepki gösteren kişilere aynen şunu yazdı, gerçekten bu şu andaki Türkiye'de kurulmak istenen düzenin şeyidir, tarifidir, tanımıdır. Diyor ki: "Bana saldıracağınıza arkadaşınızın suçsuzluğunu ispat edin" diyor. Yani sosyal medyada yandaş medya mensubu bir kişi birini yargısız infaz ederken ona saldıranlara diyor ki: "Bana saldıracağınıza arkadaşınızın suçsuzluğunu ispat edin." Böyle bir şey var mı? Önce bir suç vardır ispatlı, ondan sonra suçsuzluğu ispat edilir. Bu durumda insanlar.

Benim ve birçok arkadaşımın yüzlerce insanın muhatap olduğu durum budur. İnanın bu işkenceler ve bu zalimlikler İstanbul'dan Antalya'ya, İzmir'den Türkiye'nin birçok şehrine Adana'ya, Adıyaman'a kadar ve de tek merkezden İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı üzerinden iş ve işlemler yürütüldü, yürütülmeye devam ediyor. Bu tarih, bu dönemde yapılan bu işlerden sonra insanlar bu ülkenin insanları geriye dönüp baktığında düşünün bakalım diploma iptaliyle alakalı bu insanlar ne diyecekler? Diplomayla ilgili yani 31 sene sonra iptal edilen bir diplomayla ilgili, 36 sene sonra yapılan bir yatay geçişle ilgili evrakta sahtecilik uydurmasıyla ilgili bu insanlar ne diyecekler? Fazla değil birkaç sene sonra yani göreceğiz. Ahmak davası, bilirkişi davası, makam aracı davası, çirkin davası ve nihayet bugün burada da asrın iftirası. Asrın iftirası casusluk. Asrın iftirası İBB davası. İftira dolu bu anlayışın her birisi çarpıcı örnekleridir. 19 Mart süreciyle birlikte dediğim gibi absürt dava ve soruşturmaların muhatabı haline getirildim Sayın Başkan. 

Bugün ise gerçekten dünyada eşi benzeri görülmemiş… Sırf koltuktan kalkmamak için... Halkı adına, koltuğa yapışmış korku içerisinde bir zihniyetin, kendini dört defa yenmiş, milletin oyuyla beşinci defa yenilecek diye rakibini imha etme üzerine kurulan yürütülen yargı saldırısı altındayım. İşin özeti budur. Bugün burada milletin iradesini hiçe sayan anlayışın ve onun yargıdaki bir avuç aparatın ürettiği en tuhaf, onun bizzat kaleme aldığı o zihniyetin bizzat kaleme aldığı senaryolardan biri ve onun talimatlandırdığı yönetmenin sözde casusluk suçlaması nedeniyle bugün buradayım. İşte bu iddianame nedir biliyor musunuz? Tam bir hukuk cinayetidir. Sırası geldiğinde defalarca hatırlatabilirim. İddianame 159. sayfa. Zaten şunların hepsi çöp. Hepsi. Sorsanız iddianame hazırlamışlar. Çöp. Kopyala, fotokopi. Yazık sayın başkan, sayın heyet, size yazık biliyor musunuz? Kaç tane davanın içindeyim evet. Çok saygıdeğer avukatlarım var, görevleridir, okuyorlar, meslekleridir. Ben buradan ilan ediyorum, tek bir sayfasını hiçbir iddianamenin okumadım, gerek bile duymadım biliyor musunuz? Ne 4000 sayfalık İBB davasının ne bunun, bir sayfasını bile okumadım ve okumayacağım. 

Ama burası yeter; sonu: “Siyasal casusluk suçunun, özellikle 2019 yerel seçimlerini manipüle etme suretiyle desteklenen şüpheli Ekrem İmamoğlu’nun seçimi kazanması sağlanarak başta İstanbul olmak üzere ülkemiz siyasetinde söz sahibi olunmasının amaçlandığı...” Suç mudur Sayın Başkan? İstanbul’da seçimi kazanmak, başta İstanbul olmak üzere ülkemiz siyasetinde söz sahibi olmak suç mudur Sayın Başkan? Bu amaç doğrultusunda faaliyetlerin gerçekleştirildiği anlaşılmıştır. Şimdi buna kim dava diyecek? Kim casusluk davası diyecek? Kim diyebilir? Bu siyasi bir dava. Seçimde, sandıkta karşıma çıkmaktan korkak zihniyetin ortaya koyduğu bir siyasi davadır Sayın Başkan, sayın heyet. Bütün bunları yaşatacaksınız, ondan sonra Meclis’te yasa çıkaracaksınız, bu ülkeye de yabancı yatırımlar koşa koşa gelecek. Hadi oradan! Kimi kandırıyorsunuz, kimi aldatıyorsunuz?

Kendinizin varsa sağda solda parası onu getirirsiniz bilmem. Benim neyim varsa bu ülkede. Ama birilerinin varsa getirirler, onu bilmem. Bu ülkeye temiz, yurtdışından yabancı sermaye gelecek ve yatırım yapacak. Ben iş insanıyım. Ben taştan ekmeği çıkarmayı öğreneli tam 50 sene oldu. Altı yaşımdan beri. Annemden, babamdan öyle öğrenerek büyüdüm, iş insanıyım ben. Binlerce daire yaptım, konut yaptım, iş yeri yaptım, proje yaptım binlerce. Ben iş insanıyım. Sermaye nedir? Ahlaklı sermaye nedir? Ahlaklı iş nasıl yapılır? Para nasıl bir yere gider? Birine insan nasıl borç verir? Borç vermeyeceği insan nasıl insandır bilirim. Ülkenin insandan farkı yoktur, aynı şey. Bu bakımdan bu ülkeye yazık ediyorlar. Yazık Mehmet Şimşek’e, yazık. Yazık veya onun gibi bu işi peşine koşan insanlara yazık.

Ekrem İmamoğlu Casusluk Davası Konuşması - 2. Bölüm

Casusluk... Gerçekten absürtlükte sınır tanımayan, yani utanç verici bu rezilliğe gerçekten bu suçlamaya karşı savunma yapmayacağım. Yani casusluk şuymuş, buymuş vesaire; bunların hiçbirine girmeyeceğim. Yargı eliyle her türlü baskıyı, hukuksuzluğu, düşman hukukunu yaşadım, yaşıyorum. Aile boyu yaşıyorum. Yüzlerce ailenin bu sıkıntı altında nasıl bir şiddete uğradığını görüyorum. Bir Bakan ağzıyla, bir şantajın bu ülkede nasıl yapıldığını yaşıyoruz. Bir ülkenin ana muhalefet liderine, bir Adalet Bakanı'nın şantaj yaparak, 'Bak senin hakkında itirafçı olacak' diye 3-4 hafta önceden konuşan bir Adalet Bakanı'nın var olduğu bir ülkede yaşıyoruz; bunları yaşıyorum. Ama bütün bunların yanında bu casusluk meselesi var ya, gerçekten ne diyeceğimi bilmiyorum yani. Bunu da yaşattılar bize. Ve casusluktan Ekrem İmamoğlu'nu tutuklamak; hukukla, akılla, vicdanla açıklanabilecek bir şey değil. Bunun adı, aklın ve ciddiyetin tamamen terk edilmesidir. Talimat gelirse 'Ben her şeyi yaparım' anlayışının en trajik zirvesidir. Yani 'Dilinle şu salonu yala ve temizle' deseler onu da yapacak seviyede bir tavrın, anlayışın, davranışın biçimidir bu; başka bir şey izah edemez bunu. Dinlediklerimi görüyorum, ediyorum; başka türlü izah edilemez.

Gerçekten bu iddianameyi tarif etmek zor Sayın Başkanım. Bu metin; siyasetin, talimatla yürütülen yargı süreçleri aracılığıyla hukuku nasıl zorladığının, yargının itibarını nasıl yerle bir ettiğinin ibretlik bir belgesidir. İbretlik bir belgedir bu. Eğer Türk yargısının bir 'utanç belgeleri müzesi' olsa, o iddianame, şuradaki bu rezalet, o duvara ilk asılan metin olur. İftiranın büyüklüğüne bakar mısınız ya? Casusluk, vatan hainliği... Ekrem İmamoğlu'ndan, Necati Özkan'dan, Merdan Yanardağ'dan casus ve vatan haini çıkarmaya çalışıyorlar. Böyle bir şeyi akıl edenler, yazanlar, altına imza atanlar hukukla değil, utançla anılacaktır. Tarihe geçti; onları ben de kurtaramam bundan sonra. Yani ben desem ki 'Bunları affedin', bu millet affetmez yani. İşte 19 Mart siyasi darbe süreci ile birlikte kurulan bu hukuk dışı düzende savcılıklar meşruiyetini kaybetmiş varlığını korumak için faaliyet gösteren parti bürolarına dönüştürülmüştür. Ben bunu yaşıyorum; her gün, iki senedir her gün yaşıyorum... 

Tekrar ifade ediyorum: 19 Mart siyasi darbe süreci ile birlikte kurulan bu hukuk dışı düzende savcılıklar meşruiyetini kaybetmiş, varlığını korumak için faaliyet gösteren parti bürolarına dönüştürülmüştür. Bu ve buna benzer bahsettiğim iddianamelere imza atan iddia makamları, parti büroları. Mesela burada ben daha yargılanmaya girmeden, bu yargılamanın sonucunun savcılık eliyle sağa sola sızdırıldığı bir Türkiye'deyiz biz. Bu süreçlerde hazırlanan iddianamelerle talimatları uygulayan ve iktidarın siyasi hedefleri uğruna hareket eden herkes; hukuku koruma görevini değil, anayasal düzeni zedeleyen bir anlayışı temsil etmektedirler. Bana göre bundan daha büyük bir suç yok.

Burada kasıtlı ve sistematik biçimde masumiyet karinesi yok sayılmaktadır. Bitmiştir onların nezdinde masumiyet karinesi… Devletin yetkisi, masum insanları korumak için değil, baskı altına almak için kullanılmaktadır. İnsanların özgürlüğü vicdana, ahlaka ve hukukun en temel ilkelerine aykırı biçimde ellerinden alınmaktadır. Alelacele kurulan, sanığı dinlemeden karar veren, yüzümüze bile bakmadan tutukluluğu cezaya dönüştüren sulh ceza hakimlikleri adaletin değil, önceden verilmiş kararların infaz makamına dönüşmektedir. Sayın Başkan, Sayın Heyet, Ekrem İmamoğlu'nun tutuklamasına ben imza atmak istiyorum diyenlerin görevlendirildiğini duyuyoruz biz.

Ben artık her şeyi anlatıyorum, bütün Türkiye duyacak bunları. Sayın Başkan, Sayın Heyet, sizin makamınız kutsal. Bakın bunu içten değil nerdeyse hücrelerimle söylüyorum, kutsal. Kararınızı verene kadar da böyle bakacağım size. Ondan sonra nasıl bakacağıma siz karar vereceksiniz. Kutsal, tarif edemem yani. Yüce Yaradan ve kendi inancımdan sonraki en kutsal makam olarak görüyorum ben burayı. Bu makam bir kararı suçsa suç, çıkar karşısındaki insanın gözünün içine baka baka okur, mahkemeyi bitirir ve gider. Benim bulunduğum mahkemelerde konuşurken, kağıdı okurken kapıdan kaçanları gördüm Sayın Başkan. Benim 3 tutuklamamda böyle yapıldı. Birine de bu iki arkadaşım şahit. Nereye kaçıyorsun diye peşinden seslendim. Niye yüzümüze okumuyorsun diye peşinden seslendim. Böyle bir yargılama olur mu? Bunu bir insan kaldırabilir mi yani?

Ve ne acı ki kendisi bunu okumadan zaten medya yazmış. Yazmış kararı yazmış. Onun için adaletin değil, önceden verilmiş kararların infaz makamına dönüşmektedir bu tür mahkemeler. Aynı zamanda iktidar medyasına servis edilen yalanlar, iftiralar ve insan onurunu hedef alan saldırılarla insanların haysiyeti, itibarı ve vatan sevgisi bilinçli şekilde hedef alınmaktadır. Bu ülkede vatan sevilsin istenmiyor, millet sevilsin istenmiyor, bayrak sevilsin istenmiyor; bakın bu ülkede şu anda yönetici zihniyet bunu istemiyor. Çok net ilan ediyorum; istemiyor. Vatan, millet, bayrak böyle sevdirilmez. Adaletle sevdirilir. Başta adalet; adalet mülkün temelidir. Adalet varsa devlet var. Anayasa Mahkemesi'nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin açık kararlarını ve yerleşik içtihatlarını uygulamayan bir anlayışın hukuk devleti iddiasında bulunması mümkün değildir. Değildir. 

Anayasayı yok saydıktan sonra neyi konuşacağız? Anayasayı uygulamadıktan sonra neyi konuşacağız? Anayasayı Ekrem'e göre veya Merdan'a göre veya Necati'ye göre diye ayarlıyorlarsa neyini konuşacağız? Değildir hukuk, mümkün değildir yani. Hukukun üstünlüğünü yok sayan her uygulama yalnızca bireyleri değil, toplumun adalet duygusunu ve devletin anayasal düzenini de ağır biçimde yaralamaktadır. Bu yaşananlar yalnızca bir yargı süreci değildir; açık bir rejim değişikliği girişimidir. Seçimi, sandığı, temel hak ve özgürlükleri, egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ilkesini, cumhuriyeti, demokrasiyi etkisiz hale getirme çabasıdır, girişimidir.

Bu iddianame, demokrasi ve Cumhuriyet’in temel değerlerine yönelik ciddi bir müdahale anlayışının ürünüdür. Adım adım başka bir rejime yürüyüştür bu. Ama bu millet monarşiyi de krallığı da padişahlığı da bırakalı 103 sene oldu. Önümüzde duran bu iddianamede sandığın anlamını tümüyle boşaltmak, adil seçim ortamını ortadan kaldırmak ve millet iradesini yargı eliyle baskı altına almak isteyen zihniyetin net bir eseridir. Bu iddianamede istenen budur Sayın Başkan, sayın heyet. Önümüzde duran bu iddianamede yapılmak istenen budur. İşte bu sıraladığım hukuksuz işlemleri yapanlar buradan ilan ediyorum; ister yargı mensubu olsun, ister talimat verenin siyasi aparatları olsun, tümüyle anayasayı ortadan kaldırmaya teşebbüs suçunu işlemiştir ve işlemeye devam ediyor. Tekrar söylüyorum; işte bu sıraladığım hukuksuz işlemi yapanlar, ister yargı mensubu olsun ister talimat verenin siyasi aparatları olsun, tümüyle anayasayı ortadan kaldırmaya teşebbüs suçunu işlemiştir, işlemeye devam etmektedir. Ve bu suçu işleyenler zannetmesinler suçu işlediğimizle kalırız. Gün geldiğinde bu millet adil yargı önünde nasıl geçmişte hesabını sormuşsa tekrar soracaktır. Allah ömür verirse göreceğiz.

Sayın Başkan, Sayın Heyet; önümüzdeki bu iddianame ne yazık ki yine vasatlığın ve zorlama kurguların bir örneği olarak tarihe geçti. Ve ifade ettiğim gibi şu bir sayfanın dışında içinde hiçbir şey yoktur. İsimler, başka isimler, başka ilişkiler, hatta yüzde yetmişi sekseni bugün bu hamleleri yapan iktidar zihniyetinin geçmişte belki makul arayışları için yaptığı eylemleri içeren birçok husus vardır ki az önce yine burada ifade veren Sayın Hüseyin Gün birçok şey anlattı sizin huzurunuzda. O hikayelere dalacak değilim ama tek bir fotoğraf, bakınız Ekrem İmamoğlu ile ilgili tek bir fotoğraf var bu dosyada, düşünün yani. Ve Ekrem İmamoğlu o fotoğraf karesini lütfen istirham ediyorum yansıtınız. O fotoğraf karesi tek bir fotoğraf. İşte orada bir hanımefendi, Allah rahmet eylesin ve Hüseyin Bey. Sayın Başkan burası çok affedersiniz İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Patagonya’da bir beldenin belediyesi değil yani. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, kadim İstanbul’un belediyesi. Her şeye rağmen bir kurumsallığı vardır. Yani o kapıdan içeri girenler, o makam odasına girenler kayıt altındadır zaten.

Bakınız bu kurumun ben buradayken, sonrasında istediğimde işte o günün yeterli herhalde şey yapabiliriz, istediğimde bana mesela yine hanımefendi ile çekildiğimiz fotoğrafların muhtelif kareleri... Aynı gün peşi sıra başka ziyaretçiler... Peşi sıra tanıdık isimler var içinde. Geçmiş dönemde bakanlık yapan var, yine hanımefendiler var, teyzeler var, kız kardeşlerimiz var, beyefendiler var, var oğlu var yani bir sürü insan var burada, bir sürü insan, sadece bir kısmı. Azerbaycan’dan gelen iş insanı var. Ve bunların birçoğunun şu listede ismi yok. Mesela bu daha önceden kayıtlı, randevu verilmiş isimler ve işler. Bunun içinde işte Pınar Denktaş’ın ziyareti, rahmetli Rauf Bey’in torunu, örnek veriyorum yani. Bir sürü insan var girmeyeceğim, sporcusu var vesaire. Böyle listesi var.

Bu listede bu iki kişi, biri rahmetli, onlarda yok. Demek ki son anda belki işte Necati Bey rica etmiş falan bu şekilde görüştüğümüz bir insanla fotoğraf ki Allah’ıma şükürler olsun beni insanlar çok sever Sayın Başkan, sayın heyet. Gurur duyuyorum bununla. Özellikle de hanımefendiler, teyzeler, anneler... Ben Anadolu’nun Türkiye’nin her yerinden köylerden ağıtlar, mektuplar alıyorum biliyor musunuz? O kadar zenginim ki Allah saraydakini korusun, o kadar fakir ki. Anneler, çok zenginim yani. Onun için böyle bir ziyaretten, böyle bir fotoğraftan suç çıkarmak olacak iş değil Sayın Başkan. 26 Ağustos’ta işte dediğim gibi hayatını kaybetmiş bize gönülden sevgisini hissettiren bir kadının yaptığı ziyaret. Bana bu fotoğrafı "Ya bu nedir? Nereden çıktı bu iş?" diye kızgınlığımdan avukatım bana fotoğrafını getirdi. Dediler ki "Bu beyefendi," dedim "Ben hanımefendiyi hatırlıyorum ama beyefendiyi hatırlamıyorum." Yani hanımefendi Allah rahmet eylesin unutulacak bir kadın da değil yani hani giyimi kuşamıyla. Güzel bir hanımefendi, gayet şık beni ziyaret etmiş, onur duydum yani. Yanında bugün bu iftiranamenin temelini oluşturan söylemlerin kaynağı haline gelen işte beyefendiyi de az önce dinledik. 

Ekrem İmamoğlu Casusluk Davası Konuşması - 3. Bölüm

Ne dedi? Sayın Başkan, Sayın Heyet; en sonda söyleyeceğimi şimdi söyleyeyim: Bugün tahliye kararı vermelisiniz. Bugün. Bence… Bence… O gün seçimden yeni çıkmışız. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak, muhtemelen herkese 3 ya da 5 dakikadan fazla vakit ayıramayacak şekilde… Resmi kayıtlar nerede? İşte burada; araya bilmem hangi iştirak brifingi, hangi kurum veya daire başkanlığı sunumu girmiş, günün sıralı listesi belli. Bir görüşmeden çıkıp diğerine geçiyorum, bir şeye imza atıyorum. Daha seçimi kazanalı 55 gün olmuş. Ben hatta, “Tebrik ziyareti falan yapamam” dedim. Eğer kabul etseydim, emin olun hala tebrik ziyareti kabul ediyor olurdum, bitmezdi. İşte orada yaptığımız iş budur. Muhtemelen burada, şu görülen ortamdan "suç" çıkarmaya çalışmak… Onun için diyorum, minik bir akıl… Minicik, minnacık bir akıl yani. Başka bir şey diyemem yani. Bu kadar küçük beyin olamaz yahu. Bu kadar kötü bir zihniyet olamaz yahu.

Yetmemiş; Türk ordusu için yetiştirilmiş bir hukukçuyu, siyaset biliminde hem Türkiye'de hem dünyada yer edinmiş Necati Özkan'ı ve herkesin saygı duyduğu gazeteci-yazar Merdan Yanardağ'ı da bir kurgunun içine katarak "vitrin bir dosya" üretmek… Niye? “Ekrem İmamoğlu zaten imha edilecek. Necati Özkan'ın tutsaklığını uzatalım. Merdan Yanardağ'ın da kanalına çökelim! Kanalına çökelim ve susturalım.” Bir de Merdan Bey, bu sistemin basın ayağı! Kendisi burada; ben Merdan Bey'i kanalına programa gittiğimde belki iki, belki üç kez ziyaret etmişimdir. Onun dışında, kendisine yönelik hukuksuzluklar yapıldığında telefon açıp "Geçmiş olsun" demişimdir. Kaldı ki kendisinin aleyhime de çok yorumu olmuştur; gazetecidir sonuçta. Gerçekten söylüyorum, açıp bakabilirsiniz. Vallahi hatırlamıyorum, kusura bakmasınlar; belki beni tebrik ziyaretine gelmiştir, ben gelip gelmediğini dahi hatırlamıyorum. 

Merdan Yanardağ: Ben hatırlıyorum, gelmedim.

Ekrem İmamoğlu: Ben hatırlamıyorum. Yanlış bir şey söylemeyeyim diye dönüp sordum. Kusura bakmayın yani. Şimdi benim basınla alakalı ilişkilerimi yöneten kişi, Merdan Yanardağ! Böyle bir şey olamaz yani. İddiaların seviyesine bakar mısınız yahu? Daha da ilerisi; 11 Haziran'da danışmanım Necati Özkan'la tanışan kişi, sadece 10 gün içinde, 10 gün içinde bana “Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli demokrasi zaferini, demokrasi zaferini şölenini kazandıran kişi diye tanımlanıyor şu iddianamede. Manipülasyonla kazandıran kişi” diye tanımlıyor… Birazdan anlatacağım size manipülasyonu. Gerçekten Sayın Başkan, Sayın Heyet, İstanbul halkının iradesini, 10 milyonların Türkiye'nin değişim talebini, milletin sandıkta verdiği kararı yok sayan bu yaklaşıma karşı büyük direnci Türkiye'nin her yerinde milletin böyle köpür köpür damarlarının kaynadığı bir ortamı bu şekilde tanımlamak gerçekten akıl sağlığıyla ilgili sorun var demektir. Kötülüğün zirvesi demektir. Akıl ve ciddiyet sınırlarını zorlayan bir yaklaşım demektir.

Dolayısıyla işte az önce size okuduğum o metin, tekrar okumayacağım hissedildiğini düşünüyorum, kirli bir zihniyetin bugün önümüze koyduğu bu çöp belgeyle aslında 2019 İstanbul seçimlerini de sözüm ona tartışmalı hale getiriyorlar. Tartışılacak konu nedir, onu da birazdan anlatacağım. Burada bize casus ve vatan haini suçlaması yapan bir avuç muhteris ile karşı karşıyayız. Ve bunu yapan bu akla, bu kötü akla, bu kötü zihniyete aynen söylüyorum; en tepeden içinde olan her birine, o buraya yazdıkları casusluk ve vatan hainliğini aynen iade ediyorum, ilerleyen yıllarda haklı çıkarsam da şaşırmayın. Bunu çok ciddi söylüyorum. Burada demiyorum yani alnını karışlarım, benim için 86 milyon her yurttaş vatanseverdir benim için. Benim dünyaya ve bu ülkenin milletine bakışım odur. Ama bu insanlara iade ediyorum bu sözleri.

Mesele çok açık Sayın Başkan, Sayın Heyet; Kasım 2018'de ben adaylaştım. Tabii oradan bugün olan süreci anlatacak değilim, merak etmeyin. İftiralara ve yandaş medya gücüne rağmen milletin iradesiyle kazanılmış tarihi bir zaferi, seçim zaferini lekeleme çabası. Bakınız hatırlamanızı istiyorum; sonuçta sizler de belki İstanbul'daydınız belki değildiniz ama 31 Mart 2019 gecesi seçimi kaybeden Cumhurbaşkanı, sonucu kabul etmek yerine iradeyi, milli iradeyi gasp etmeye kalktı. Anadolu Ajansı'nın veri akışını kestiler. Yüksek Seçim Kurulu'nu baskı altına aldılar. Ve kamunun bütün gücüyle hareket etmeye başladılar o gece. İstanbul’un dört yanına ne yaptılar biliyorsunuz? Lütfen ikinci resmi açar mısınız? Bakınız, gece saat 23.00, 31 Mart’ın akşamı. Şu hazırlık nedir biliyorsunuz Sayın Başkan, Sayın Heyet? Bu hazırlık en az bir aylık hazırlıktır, öyle kolay bir iş değildir. Tasarlayacaksınız, bunu hazırlayacaksınız. Seçimi kazanmaya yönelik bu hazırlıklar yapılır ama son anda değişiklikler olabilir, ona göre yani baskısı. Ama buradasınız ama değilsiniz Sayın Başkan, sayın heyet, İstanbul’un her köşesi, E-5’inden TEM’ine, yolun ortasındaki direklere, yolun kenarındaki panolara "Teşekkürler İstanbul kazandı”. Gece 11'de kazandı! Kabul etmek yerine iradeyi gasp etmeye kalktı ve o gece utanmadan, arlanmadan bu afişleri astılar. Henüz sonuç kesinleşmeden zafer açıklaması yaptılar, zafer açıklaması. Alkışları kopardılar. Ve bu çirkin kaybetme psikolojisini günlerce hatta haftalarca İstanbul sokaklarında, bakın bunlar öyle bir gün iki gün durmadı Sayın Başkan, sayın heyet, 18 gün sonra mazbata alabildim, on sekiz gün boyunca bunlar durdu.

Yetmez, ona da geleceğim birazdan, İstanbul’da belediye başkanı oldum, o kadroyla ben orada, aynı kadroyla görevimi yapmaya devam ediyordum ve yine bu tabelalar duruyordu çünkü talimatımı yerine getirmiyorlardı. Yani bu tabelalar, bu tablolar 23 Haziran’a kadar neredeyse yine yollarda, izlerde durdu, asılı durdu bunlar. Utanç verici bir durum. Ben bunu yapar mıyım birine? Utanırım yani. Şurada kendi fotoğrafımı görsem yüzümü aşağı eğmezsem namerdim. Utanırım! Yani kazanmadığım maçı ben kazandım diyeceğim. Denir mi bu? Biz beş yaşında bunu demezdik birbirimize. Kazanmadığım maçı kazandım diyeceğim rakibime, ya denir mi bu? Maç bitti. Ve bu çirkin kaybetme psikolojisini haftalarca İstanbul sokaklarında demokrasi görgüsüzlüğü yaparak sürdürdüler. Halbuki demokrasinin en güzel yanı kazanmayı bilmek kadar kaybetmeyi bilmektir Sayın Başkan, sayın heyet. Ama sırtınızı yaslayacağınız büyük bir güç var bu ülkede: Milletin gücü. Millet buna izin vermedi işte. Sandıkların başından ayrılmayan insanlar, gece boyunca tutulan demokrasi nöbetleri. Birçoğu burada; vekillerimiz, başka siyasi partilerden arkadaşlar, belki hukukçular... Yani böyle yapmıyorum sizi zan altında bırakmamak için oraya dönüyorum. Herkes nöbet tuttu çünkü demokrasinin kazanmasını istemenin tarafı olmaz. Olmaz! Olmaz Sayın Başkan, sayın heyet. Kazanmak kadar kaybetmek de demokrasinin asaletini temsil eder çünkü. 

Bir tek oyun bile peşinde olan vatandaşlarımız sayesinde, milli iradeye yönelik o girişim hep birlikte püskürtüldü. Sadece CHP’liler ve İYİ Partililer değil, bakın tekrar altını çiziyorum, yüz binlerce gönüllü yurttaş büyük demokrasi mücadelemize gece gündüz omuz verdi. Yetmedi, yetmedi, devam ettiler. "13-14 bin oyla seçimi kazanacağınızı mı zannediyorsun?" diyen Cumhurbaşkanı, 6 Mayıs 2019’da milletin helal oylarıyla kazanılmış seçimi iptal ettirdi. İptal ettirdi diyorum, bakınız. Günlerce bunun propagandasını yaptı. Bize hırsızlar dedi, "çaldılar" dedi. O kötü sözleri bütün söyleyenlere iade ediyorum. Düşünsenize, bir zarfın içinde dört oy var, dördün bir tanesinde hırsızlık var da üçünde yok. Mesela Esenler’i kazanıyorsan orada hırsızlık yok ama dördü de aynı zarfta. Onda hırsızlık yok, bir tek Ekrem İmamoğlu’nun oyunda hırsızlık var. Olacak iş değil ya! Ben bunu yabancı konuklarıma anlatamadım, bir saat anlattım gene anlamadılar biliyor musunuz? Utanç verici bir durum. İşte 6 Mayıs 2019 aslında bugün yaşananların ilk provasıydı. İlk provası o gün yapıldı ve milli iradeye ilk sivil darbe o tarihte yapıldı.

Ama biz o gece öfkeyle değil, milletimize duyduğumuz inançla Sultanbeyli’de iftar sofrasından kalkıp Beylikdüzü Yaşam Vadisi’ne gidip "hak yemedik, hakkımızı da yedirmeyeceğiz" dedik ve yeniden yola çıktık. Sonrasında Türkiye’nin dört bir yanında milyonlarca insan bu mücadeleye omuz verdi. Hani soru sordunuz Sayın Başkan Hüseyin Bey’e, bu konulara hiç girmeyecektim ama yani benim kendisine teşekkür ettiğimi tabii orada onu nasıl işte öyle hatırlamış olabilir... Ben herkese teşekkür ettim Sayın Başkan. Çünkü o kadar insan "ben sana kazandırdım" diyen çocuk da gördüm, "ben sana neler yaptım biliyor musun, ev ev gezdim" diyen hanımefendileri de gördüm. Taksim’de, Beyoğlu’nda sabahın sekiz buçuğunda İstiklal Caddesi’nde yürürken bir çocuk, bir çocuk babasının eline nasıl asılıyor hiç unutmam gözümün önünde. Altı yaşında, yedi yaşında değil yani ilkokul birinci sınıf ancak. Asılıyor, kalabalık var böyle çok erken ama yine dükkanlardan geliyor Sayın Başkan, önemli bu. Çocuk öyle ısrar edince gözüm aldı ve babasına dedim ki "Beyefendi müsaade edin gelsin çocuk ya, niye gelmiyorsunuz?" deyince geldi, koştu ve kucağıma atladı. Fotoğraf çekildi, çekti fotoğrafı babası. Babası geldi yanıma, kulağıma eğildi, bunun gibi yüzlercesini yaşadım Sayın Başkan: "Ben AK Partiliyim, şu çocuk eşime ve bana paravanın arkasına geçirip kendi gözüyle bakıp sana bize oy verdirdi" dedi. Ben o çocuğa nasıl teşekkür ettim biliyor musun? 

2019’da milletin helal oylarıyla kazanılmış bir seçimi iptal ettirdi. Evet, Sayın Cumhurbaşkanı’nın temsil ettiği zihniyet o seçimi iptal ettirdi. Bugün yaşananların ilk provası o gündü. Evet, ilk sivil darbe o gün yapıldı. Evet, biz o gün kararlılıkla ayağa kalktık ve millet bizimle geldi. Bayram ziyaretinde Karadeniz’e gittim 6 Mayıs’tan sonra. Lütfen şu fotoğrafı açar mısınız? Trabzon’da bayramlaşmaya gittim, doğduğum şehre. Sayın Başkan, bunları niye gösteriyorum tekrar hatırlatayım: Özellikle 2019 yerel seçimlerini manipüle etmek suretiyle desteklenen şüpheli Ekrem İmamoğlu’nun... Yani beyefendi bizi desteklemiş ve şu fotoğraflar çıkmış ortaya ama bu arada bu fotoğraflar olduğunda daha bu beyefendi yok. Yani bu 20 Mayıs mıdır, 21 Mayıs mıdır veya 25 Mayıs mıdır hatırlamıyorum, bayram ziyaretine gittim.

Ekrem İmamoğlu Casusluk Davası Konuşması - 4. Bölüm

Ramazan Bayramı tam hatırlamıyorum. Ve dün gibi hafızamda, akşam otelden nasıl mesaj atalım diye soruyorlar, diyorum ki: "Ya mesajı atın ama sol üst köşede Trabzon Meydan, çocukluğumda milli bayramları kutladığımız meydan orası." Orada o kalabalığı görmek bir insan için nedir biliyor musunuz? Şu tarif edilemez bir şey biliyorsunuz, Cumhuriyet'in bayrağıdır o biliyorsunuz. Ben o meydanda bayram kutlamalarını yapan ilkokul çocuğuyken o meydana o şekilde gittiğinde tarihinin en kalabalık mitingi bunun 5'te 1'i değil. Ve akşam atılan tek bir mesaj, mesaj şu: "Yarın İskender Paşa Camii'nin önünde bayramlaşmak için halkımızı davet ediyoruz." İskender Paşa Camii o fotoğrafın en ilerideki köşesinde, sağdaki bir camidir, eski Trabzon Belediyesi'nin köşebaşı.

Bunu da anlatacağım. Arkadaşım orada diyor ki: "Oğlum seni çok görmek istiyor." Anlatacağım yani önemli çünkü. Nasıl yapalım? Dedim ki: "Sabah, şey öğlende bayramlaşmaya geleceğim ama kalabalık olur." Çünkü dedim gelirse 1000-2000 kişi tokalaşırız, 2000-3000 olursa otobüsün üstüne çıkarız. Onun için öğlende gelsin, camiye girsin, en ön safta otursun, ben de öğle namazı kılacağım orada. Namazdan sonra kucaklaşırız. Tabii biz gittik meydanın köşe başından girdik orada kaldık. Daha ileri gidemedik çünkü sağ taraf da dolu, meydanın içi de dolu; bakın alt taraf da üstteki park, parkın içi de dolu. 100.000 kişi mi var? Bu insanlar nereden geldi? Bayramın 1. günü. 1. günü! Ya bu insanlar bayram kutlamaya buraya gelmiş. Tarif edilir bir şey değil. Tabii biz çocuğu unuttuk, çocuk kaldı caminin içinde. Görüşemedik çocukla. Bunları yaşadık. Ve Sayın Başkan, saat 1'de orada bayramlaşma diye halkı çağırdığımız Trabzon, yanındaki Giresun, yanındaki Ordu. Ve Ordu'dan uçakla döndük. Zannetmeyin bu kadar! Bir de yolda 12 tane ilçede yine bu kalabalıklar ama nasıl? Millet E-5'in üzerine kaymış ve biz bu kalabalıklar gibi ilçelerdeki kalabalıklara da hitap ettik. Yani tek bir yere miting için toplanmadı o insanlar. Ya bir günde 15 miting, yüz binlerce insan! Ve neymiş? Biz vallahi ismini de unuttum, şu uygulama bu uygulamayla seçimi kazanmışız. Türk milletiyle güzel söyledi beyefendi, Türk milletiyle dalga mı geçiyorsunuz ya? Türk milletinin bu milletin iradesiyle, bu milletin demokrasi bilinciyle dalga mı geçiyorsunuz siz?

İşte böyle bir günü yaşayarak İstanbul'a geldik, ilçe ilçe artık bir coşku... Kapatabiliriz. Bir coşku ve bu coşkuyla inanın ben bazen peş peşe 3 ilçe, 4 ilçe; bir mahalleye gidiyorum 5000 kişi, ilçe meydanına gidiyorum 20.000-30.000 kişi. 13.600 oy bütün engellemelere rağmen, TRT üzerinden yapılan beyanatlar, açıklamalar, şunlar bunlar; bütün bunlara rağmen 13.600 oy farkı 806.000'e çıktı. Şimdiyse yargıya çöreklenmiş bir grup menfaat yolcusu muhteris çıkıp bu büyük halk iradesinden suç üretmeye kalkıyor. Bir de bu güzelim seçimi lekelemeye çalışıyor. Hadi oradan! Güya birkaç dakikalık bir ziyaret ve sonrasında beyefendinin anlattığına göre 3-5 çalışmanın raporu, WhatsApp'tan gönderilmiş rapor seçim sonucunun sahibiymiş gibi ve bir casusluk faaliyetiymiş gibi anlatılıyor ya! İnsan, ben az önce Merdan Bey'e dedim ki; "Öfkeden çatlasam mı, hırsımdan patlasam mı ya da bu trajikomik şeye kahkahayla gülsem mi?" dedim ya. Böyle bir şey olamaz yani. Evet, İstanbul halkının değişim talebini küçümseyen bu yaklaşım ancak siyasi kurgu, koltuğunu kaybetmek istemeyen zihniyetin darbe aklının yargı saldırısı olarak tarif edilebilir.

Bir şey daha göstereceğim size, çok hızlı geçeceğim burayı. Bir anketler vardı, hızlıca gösterelim. Bakınız bu anket 14-15 Haziran'da yapılmış. %54'e 43,9. Yani arada %11'e yakın fark var ve beyefendiler tanışalı 2 gün olmuş. Yani 2 gün olmuş tanışalı, ankete bakın seçimin şeyini bulmuş. İki gün olmuş tanışalı. Bir sonraki ankete geçelim hızlıca. Üstteki Metropoll herhalde, bu... ve onun üstündeki Konda. Yani Konda'da da buradan söyleyeyim %49'a 40 bulmuş, 9 da kararsız bulmuş. Yani aynı hemen hemen. Bu da 9 puan fark. Alttaki Sonar'ın anketi ve Sonar'ınki 8-11 Haziran, Konda'nınki de 15 Haziran. Yani bunlar daha tanışmadan önce yapılmış alttaki Sonar'ın anketi. Sonar'ın anketi de 7 puan. Demek ki oylarım o kadar hızlı artıyor ki 7, 8, 9, 10; zaten 5 gün daha geçse herhalde %60'a 40 olacak yani. Bu anketler varken, buradan oluşturulan kurguya bakın, utanç verici! Bu anket sonuçlarını daha nasıl açıklayabilirsiniz başka türlü? 

“Siyasal casusluk suçunun özellikle 2019 yerel seçimlerinin manipüle etmek suretiyle desteklenen şüpheli Ekrem İmamoğlu'nun seçimi kazanması sağlanarak başta İstanbul olmak üzere ülkemiz siyasetinde söz sahibi olmanın amaçlandığı...” Çıldıracağım! Bu gerçeği kirletmeye çalıştılar ama şunu anlayamıyorlar; bunun arkasında milletin iradesi var ve bu milletin iradesi hala Türkiye'de var. Bu gerçeği değiştiremeyenler şimdi sandığı değil, sandığın sonucunu yargı eliyle tartışmalı hale getirmek ve bu şekilde sandığı bugünden kesinleştirecek metotlarla, rejimi tehdit etmek adına bir yolculuk tarifinin aparatlarıdır bunu yapanlar. Ben, Silivri’deki hapse, o 12 metrekarelik hücreye girdiğimde, eğer benim gücümü 100 ile ölçüyorsanız, benim şu anda gücüm 100 bin… Arttı benim gücüm. 1000 kat arttı. Her gün üstüne koyarak artmaya da devam ediyor; tıpkı seçim sonuçlarında olduğu gibi. Zannediyorlar ki Ekrem’e ne kadar kötülük yaparsak o kadar aşağı iner. Beni tanıyamadılar! Beni belki biraz "iyilik" aşağı indirebilir yani! Çünkü bana iyilik yapana karşı mahcup olurum. Ama üstüme kötülükle geliniyorsa, bu ülkeye ve millete kötülük yapılıyorsa, benim cesaretimi, Yaradan biliyor ki, Allah biliyor ki kimse ölçemez yani. Kimse ölçemez…

Buradan ifade ediyorum: Bu uydurma iddianamelere imza atanlara, hukuksuz süreci yönetenlere, diplomamı hukuksuz biçimde iptal edenlere, usulsüz yargılamalarla karar verenlere ve davalarımda yargıç değişiklikleriyle adaleti zedeleyenlere ve bu anlayışa, bu zihniyete karşı anayasal düzeni bozacak hamleleri yapanlara karşı hukuk mücadeleme, Yaradan bu bedene can verdiği sürece devam ettireceğimi buradan ilan ediyorum Sayın Başkan, Sayın Heyet; sizin huzurunuzda. Alsınlar bununla uyusunlar. Ben ne hak yedim, ne de hakkımı yedirdim. Hakkımı sonuna kadar da savunacağım. Hukuku araçsallaştırarak insanlara zulmedenlere de hukuk yönünde mutlaka hesap sorulması için mücadelemi sonuna kadar vereceğim. Yargı eliyle bu hukuksuzluğun peşini asla bırakmayacağım. Buradan 86 milyon yurttaşımın huzurunda söz veriyorum: Beni bundan vazgeçirecek güç anasının karnından doğmadı. Bir tek Yaradan huzurunda boyun eğerim; o da ibadet ederken.

Onun için bu çöp iddianame şimdi çıkmış, Ekrem İmamoğlu'na vatan haini, casus yaftası yapıştırmaya çalışıyorlar. Neden? Çünkü bazıları için hukuk artık adaletin değil; makamın, terfinin ve kişisel kariyer hesabının aracı haline gelmiştir Sayın Başkan. Bakınız İBB dosyasına, bakınız bu dosyaya. Ne oldu? Başsavcı, bakan oldu. Bu dosyaya imza atan başsavcı vekili, bakan yardımcısı oldu. Ne oldu? Bu iddianamenin savcısı bakan yardımcısı olsa ya da bu işi yürüten kişi bakan olsa ne olur, olmasa ne olur? İtibarı öyle mi kazanacağını zannediyorsunuz? Bu menfaat sürecinin bir parçasıdır önünüzdeki iddianame Sayın Başkan, Sayın Heyet; çok net. Çok net. Buradan açıkça ilan ediyorum: Bunların hiçbiri gerçek anlamda bir yargılama değildir. Bana açılan bütün davalar, yürütülen bütün iddianameler kesinlikle ve kesinlikle; birinci şık menfaatnamedir, ikinci şık iftiranamedir, üçüncü şık gıybetnamedir, dördüncü şık terfinamedir. Beşinci şık; hepsi. Ben hepsini işaretliyorum.

Bakın iddialarına: Güya tanımadığım kişi gelmiş, işte 11 Haziran'dan 23 Haziran'a seçimi kazandırmış. Kendi de diyor 'Böyle bir şey olur mu?' diyor zaten. Karadeniz'de yüz binleri sokağa döken o demokrasi şöleni, demokrasiye olan tutku ve bunun simgeleşen kişisi Ekrem İmamoğlu'ndan vatan haini çıkaracaksınız... Vatan haini sözünü, casusluk sözünü oraya yazanlara bu sözleri iade ediyorum. Alnına yapıştırıyorum. Ve Yaradan bunu bize gösterecek. 'Devlet sırları kullanarak seçmen iradesi yönlendirildi' diyorlar Sayın Başkan ya. Devlet sırrını kullanarak, seçmen iradesi yönlendirildi... Hangi devlet sırrı? Nerede elde edilmiş? Yok. Hangi yöntemle alınmış? Yok. Hangi tarihte gerçekleşmiş? Yok. Hangi yabancı devlet lehine kullanılmış? O da yok. Ortada tek bir somut cevap, delil, beyan; hiçbir şey yok. Talimatı almış ya, bir şey uyduracak, izi kalsın istiyor. Kalmaz.

Hukuk sistemi yerle bir edilmiştir Sayın Başkanım, Sayın Heyet. Bakın adalete; bu toplumun %80'i inanmıyor, biliyor musunuz? Sizin bulunduğunuz şu makamın verdiği kararlara 100 kişinin 80'i inanmıyor Sayın Başkan. Benim feryadım budur. Benim feryadım Ekrem İmamoğlu'na ya da buradaki iki arkadaşımın yaşadığı trajedi için değildir; millet içindir, yargı içindir, adalet sistemi içindir. Bilirkişi raporu zaten bütün gerçekleri ortaya koymuş. Söz konusu anlamsız e-postaların, benim görevimden çok önce, 2009 yılına kadar uzanan veri ihlallerinden kaynaklanan eski sızıntılar olduğu ifade edilmektedir. Yani bu dosyada ortaya atılan teknik iddiaların tamamının mesnetsiz olduğu, kasıtlı yorumlarla oluşturulduğu ve gerçeği yansıtmadığı bizzat bilirkişi incelemesiyle ortaya konmuştur. Çok önce 2009 yılına kadar uzanan veri ihlallerinden kaynaklanan eski sızıntılar olduğu ifade edilmektedir. Yani bu dosyada ortaya atılan teknik iddiaların tamamının mesnetsiz olduğu, kasıtlı yorumlarla oluşturulduğu ve gerçeği yansıtmadığı bizzat bilirkişi incelemesiyle ortaya konmuştur. Buna rağmen hala aynı iftiraları sürdürmek hukuk adına değil, yalnızca siyasi hedefler adına yürütülen bir operasyonun net göstergesidir. 

Şimdi de sözde suç diye önüme koydukları meseleye bakın. 31 Mart seçimini kazanıp mazbatayı aldığım 17 Nisan 2019 tarihinden bir gün sonra, 18 Nisan 2019 tarihini lütfen yansıtır mısınız, dilekçe var orada. Veri tabanının yedeklenerek muhafaza altına alınmasına ilişkin iki kişiyi görevlendirdiğim talimatı bana suç isnadı olarak burada yüklemeye çalışıyorlar. Oysa gerçekler son derece açık. O dilekçeyi verdiğim gün AK Partili bürokrat, AK Partili meclis üyeleri girişimleri sonucunda İstanbul 4. İdare Mahkemesi bu talimat hakkında yürütmeyi durdurma kararı vermiş. Hemen bir sonraki burada, hemen bir gün zaten uygulatmadılar. Dolayısıyla talimat zaten uygulatılmadı bile. Hatta bu durum oluşunca ben 22 Nisan 2019 tarihinde, madem burada zaten yürütmeyi durdurma duruyor, talimatı geri çektim. Yarattıkları gündemle esas mücadelemizi perdeleme çabalarının önüne geçmek için hemen dilekçe verdim, talimat yazdım ve şeyini de geri çektim talimatımın. Daha sonra 2 Mayıs 2019 tarihinde, seçimden işte iptalden dört gün önce zaten aldığı kararla mahkeme karar alıyor ve işlemin bütün sonuçlarıyla ortadan kalktığını ve davanın konusuz hale geldiğine hükme bağlıyor.

Dahası ve daha ilerisi, üstelik o dönemin İçişleri Bakanı da ki hakkımdaki bütün siyasi saldırganlığına rağmen bu konuda soruşturma izni verilmemesi yönünde, bir sonrakine geçersek, imza atmıştır. Yine Eylül 2019 olsa gerek tarihi. Yani bütün şeyleriyle ortadan kalkıyor. Ama daha da önemlisi var Sayın Başkan. Söz konusu dönemde ben zaten 18 gün görev yaptım. 18 gün. Bir görüntü daha var, bir sonraki lütfen. Bunu görmenizi istiyorum, bu çok önemli. Sayın Başkan, Sayın Heyet; ben görevi aldığım tarihte görevdeki kişiler, yani mazbatayı aldım göreve başladım ne yaptım biliyor musunuz? Bunu bu kadar açıkça hiç anlatmamıştım, fırsat verdiniz. Tek bir kişiyi bile değiştirmedim. Bakınız tek bir kişiyi bile. Ne genel sekreter, ne genel sekreter yardımcısı, ne daire başkanı, ne bir tane müdür. Sadece özel kalem müdürünün yerine bir arkadaşımı geçici görevlendirmeyle göreve davet ettim, geçici görevlendirme.

Hatta o dönemdeki siyasi arkadaşlarım bana "Ya Başkan niye atama yapmıyorsun?" dedi. Dedim ki: "Bakın arkadaşlar, ben bu kötü niyeti seziyorum. Bunlar hepimize saldırıyorlar. Bunlar seçim iptal edecek." Kapalı toplantılarda bunu söylüyorum. 19 gün boyunca bir kişiyi bile değiştirmedim Sayın Başkan, Sayın Heyet. Madem bu suçu bana atıyorsun, madem bana bu suçu atıyorsun, benim bunlar olmadan orada bunu yapma şansım yok. O zaman suçluyu yukarıdan aşağı sıralayalım. Genel Sekreter Hayri Baraçlı; eğer suçsa o dönemde bu suç işlenmişse buradaki ikinci seçimi kazanamadıktan sonra görevinden ayrıldı, Cumhurbaşkanlığı Yerel Yönetimler Politikaları Kurulu Üyesi oldu. Şu anda da Kocaeli’nde Genel Sekreter. Gidin suç duyurusunda bulunun, fezleke mi diyorsunuz ne diyorsunuz, yanlış ifade etmeyeyim, çağırın ifade versin. Sızdırdıysa onlar sızdırdı, benim hiçbir yerde yetkim yok ki. Gidip bir odada bulup tuşa mı basacağım?

Genel Sekreter Hayri Baraçlı... Bakın ilgili Genel Sekreter Yardımcısı Adil Karaismailoğlu; Ulaştırma Bakanlığı yapmış. Hani var ya Türkiye’de bütün veriler dünyaya servis edildi falan filan. Adil Karaismailoğlu orada, Genel Sekreter Yardımcısı. Gidin hemen işlem yapın hakkında, çağırın fezleke mi diyorsunuz ne diyorsunuz, gelsin çağırın ifade versin. Devam edeyim hemen altında Adil Bey’in altında Bilgi İşlem Daire Başkanı Selim Karabulut. İsimlerini anmak zorundayım. Mesela Selim Bey çok ilginç. Niye ilginç biliyor musunuz? Selim Bey feryat ediyor, "Canımı veririm verileri vermem" diyor. Hani talimat verdim ya ben, "Canımı veririm" manşet oluyor yandaş medyaya. Selim Karabulut'la ben 18 gün çalıştım. "Canımı veririm verileri vermem", ismi orada. Daha bir sürü isim sıralarım bu arada. Kentsel Dönüşümün şu andaki Şehircilik Bakanlığı'ndaki Genel Müdürü, İmar Daire Başkanı; PTT Genel Müdür Yardımcısı, Kültür Varlıkları Daire Başkanı; işte şu anda İller Bankası Genel Müdürü, o zaman Genel Sekreter Yardımcısı. Bunlarla çalıştım 18 gün. 

Bu örneği anlatayım mı size Sayın Başkan nasıl çalıştık? En az üç defa, dört defa toplantı yaptık. Burayı iyi dinleyin. Devletin getirilmek istendiği yeri lütfen iyi dinleyin. En az üç defa dört defa, en az bir buçuk saat iki buçuk saat bu heyetle, yani genel sekreter yardımcıları ve genel sekreter... Tek başımayım. Ben herkesle çalışırım, iyi bilir arkadaşlarım. Şu anda içeride bürokratlarımın en az yüzde 20’si 25’i o dönemden kalan insanlar içeride ifade veriyorlar diğer duruşmada. Bu insanlarla çalıştım. Toplantı, brifing istiyorum. İki saat oturduk, iki buçuk saat oturduk. 20 defa soru soruyorum, 30 defa soru soruyorum. "Şu nedir? Bu nasıl yapılıyor? Önümüzdeki program nedir?" Karşımdaki oturuş biçimi ne biliyor musunuz Sayın Başkan, Sayın Heyet? Kafalar önde ve dilsizler. "Arkadaşlar niye cevap vermiyorsunuz? Bir şey soruyorum." Buna da cevap yok. Ben en az üç defa bu insanlarla böyle çalıştım. Cevap bile vermediler. Çünkü talimat... Niye biliyor musunuz? Zannediliyor ki bir parti gelecek, bir yönetimi alacak, artık her şey onun malı mülkü; satacak, alacak, verecek... Talimat! Ya halkın belediye başkanı... 

Peki ben ne yaptım biliyor musunuz? Burada yöneticilerim var, az önce gördüm selam verdim bir kısmına. 2024’te yerel seçimden önce genel sekreterim, genel müdürlerim, genel sekreter yardımcılarım şahittir; hepsine şunu söyledim: "Arkadaşlar kaybedeceğimizi düşünmüyorum ama kaybedebiliriz. Bir günde bütün işinizi devredecek şekilde, brifing verecek şekilde hazırlık yapacaksınız. Kalmanızı istiyorlarsa kalacaksınız, hizmet edeceksiniz. Etmelisiniz. Tabii ki takdir sizin. Daha fazla mı kalmadınız? Kalın.

Ekrem İmamoğlu Casusluk Davası Konuşması - 5. Bölüm

Devlet kimin yahu? Recep Tayyip Erdoğan mı? Kim demiş? Devlet milletin, milletin. Eşit yurttaş, eşit hissedar. Devlet herkesin. Ne Ekrem İmamoğlu'nun İstanbul Büyükşehir Belediyesi ne A kişisinin ne B kişisinin. Ama benim karşımda ağızlarını bıçak açmayacak şekilde böyle oturan bürokratlar var. Çok üzgünüm. Çok şey anlatılır yani. Ve o dönemin bürokratları, yetkili o zamankinden suçlu olup benim bir tane; düşünün ki bir talimatım bile devreye konmamış, yürütmeyi durdurmayla önü kesilmiş. Onun için veri sızıntısından söz etmek akıl ve mantık dışıdır Sayın Başkan, Sayın Heyet. Eğer gerçekten bir veri sızıntısı varsa da sorumluları orada. Ya da bilirkişi raporundaki gibi; eğer bu bir sorunsa, bu gerçekten bir veri sızıntısıysa, gerçekten devlet sırrını yurt dışına bir şekilde göndermekse de bilirkişi raporunda var; açın 2009'dan sonra olanları tek tek tespit ettirin, ne yapıyorsa yapsın devletimiz. Ama biz değiliz yani. Biz 18 günde bu işi zaten başaramayız, böyle bir şey olmaz; zaten o zihniyette değiliz. Allah korusun. Burada amaç, gerçeği ortaya çıkarmak değil savcılık tarafından Sayın Başkan, Sayın Heyet; siyasi hedefler doğrultusunda bir suç üretmek. Bu yaklaşım hukukla değil, kötü niyetle ve açık bir müfterilik anlayışıyla açıklanabilir. Başka hiçbir şey değil. 

Sayın Başkan şunu da söylemem lazım; az önce burada beyefendi izahlarda bulundu. İlişkilerini anlattı, devlete dair yaptıklarını anlattı. Şimdi buradan söyleyeyim; vallahi beyefendi kimdir, ne yapmıştır, bağlantılarından dolayı bana değil, gitsinler Cumhurbaşkanı'na sorsunlar. Muhatabı o. Ben neye üzülüyorum biliyor musunuz? Yahu kişi MİT Başkanıyla çalışmış, bugünün MİT Başkanıyla; dönemin bakanlarıyla çalışmış, dönemin bürokratlarıyla çalışmış, kendine göre kendi ideolojisine göre kendisini Türk milletine ve Türk devletine adadığını ifade eden bir kişi ve o dönemde bir sürü insanla çalışmış, isimlerini veriyor. Benim bir tane fotoğrafım var beyefendiyle ve rahmetli hanımefendiyle; kendisinin başkalarıyla bir sürü fotoğrafı var, uçak kaydına kadar veriyor, toplantı odasına kadar kimlerin olduğunu söylüyor, hangi savunma sanayi şirketi ile hangi önemli görüşmeyi yaptığını detaylarına giremem ama diyor çok önemliydi, yaptım diyor. Ve o şimdi diyor işte Baykar şirketininkidir diyor, Baykar şirketinin kime ait olduğunu biliyorsunuz diyor, daha ne desin? Daha ne desin?

Ve bunlar oradaki iddianamede de var. Var! Sıralarını karıştırmış olabilirler, sayfalarını birbirine geçirmiş olabilirler millet anlamasın diye abur cubur yapmış olabilirler, hepsi var orada. Benim işim değil onlara girmek. Ama şuna çok kızıyorum yahu: Yahu savcılık ne anlar casusluktan? Bu ülkede devlet sırrı paramparça edilmişse, savcılık bu kadar şey yazmışsa, Ekrem İmamoğlu'nun ismi bu kadar zirveye çıkartılmış, “casus, ajan” diye yazılmışsa, MİT Başkanı size sesleniyorum niye konuşmuyorsunuz? Niye konuşmuyorsunuz? Ben konumum ne olursa olsun çıkar derim ki: "Ya arkadaş ben tanıyorum arkadaş ya! Bize toplantı düzenledi Londra'da, bak millete memlekete hayırlı işler yaptı." Bu ne biliyor musunuz? İşte o talimat düzenini kuran rejimin kendisiyle oynayan, fikri hür vicdanı hür insanlarla çalışmayan kişilerin makamları ne olursa olsun kafalarını kuma sokma anlayışıdır. Ama her şey meydanda, kafanı soksan ne olur sokmasan ne olur kuma. Yazık değil mi ya? Türkiye'nin gündemine yazık değil mi? Konuşsana! Ama MİT Başkanı konuşsana! Bakanlık yapanlar konuşsana! Ekrem İmamoğlu'na laf yetiştiren birtakım siyasiler konuşsanıza, niye konuşmuyorsunuz? Ben çıkar söylerim, hata yapsam da söylerim yani. Bu nasıl bir düzen ya? Yani Türkiye'nin istihbaratının başındaki kişi buraya izah getirmeyecek de kim getirecek Allah aşkına ya? Allah aşkına ya!

Buradan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı, Cumhurbaşkanı adayı olarak sesleniyorum; ortada bir casusluk varsa MİT de ilgili tüm istihbarat birimleri de çıksın millete tek bir somut belge göstersin, tek! Ekrem İmamoğlu ile ilgili tek bir somut belge. Yıllardır manşet atıp, algı üretip, insanların aileleriyle, çoluğuyla çocuğuyla uğraşıyorsunuz. Basını da zor durumda bırakıyorsunuz. Ne yiyeceğini şaşırdı. Allah'tan kıymetli 3-5 tane mecra var, işte birini de peşkeş çekmeye gayret ediyorlar birilerine; onlar doğruyu göstermekte, doğruyu anlatmakta gayret etmeye çalışıyorlar. İzliyorum, sabahları izliyorum akşamları izliyorum, takip ediyorum hepsini. Ben buradayım, saklanmıyorum ki, kaçmıyorum; elimizde ne varsa çıkartın ortaya. Niye yani yargıyı bu kadar milletin huzurunda kötü koşullara sokuyorsunuz? İddianamenin işte içerik ve hukuki değer taşımayan değerlendirmeleriyle suçun kapsamını böyle zorla genişletmeye çalışmışlar. Metin ilerledikçe gerçekten hukuki ciddiyeti değil, tutarsızlığı, zorlama yorum ve vasatlığı büyüttüler. Siyasal casusluk gibi son derece ağır ve teknik bir suçlamanın bu derece delilsiz ve kurguya dayalı bir metinle ortaya konulabilmesi gerçekten mümkün değildir yani. Elbette hukuki çerçeveyi avukatlarım en iyi şekilde sizlere açıklayacaktır. Ama ifade etmek gerekir ki bu dili kullanan savcılık makamı hukuki değil, siyasi bir motivasyonla, menfaat elde etme motivasyonuyla; bakın her türlü menfaat, her türlü menfaat elde etme motivasyonuyla hareket etmektedir. Çok net! Çok net!

Çünkü bir bilginin devlet sırrı niteliği taşıyıp taşımadığının değerlendirilmesi teknik uzmanlık, kurumsal değerlendirme ve somut veri gerektirir. Ama ne yapmış savcılık? Hiçbir uzman kuruma başvurmadan, hiçbir somut tespit ortaya koymadan birtakım bilgilerin 2019 yılında devlet sırrı olduğu sonucuna kendi siyasi, kasıtlı, menfaat odaklı yorumuyla ulaşmıştır. Madem ulaştınız; o tarihteki yetkililerden tek tek anlattım, bir kişiyi çağırın ya bir kişiyi! Orada CHP'liler olsaydı var ya, hepsi hapisteydi şu anda Sayın Başkan, Sayın Heyet; yaşıyorum ben bunu. Bu yaklaşım hukuki değildir. Bu iddianame hukuki bir metin değildir; siyasidir, menfaat odaklıdır. Rejime karşı yapılan girişimler ve kötü niyetlidir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni, onun kurumlarını ve istihbarat kapasitesini böylesine ciddiyetsiz, dayanaksız ve itibarsızlaştırıcı bir metinle tartışmalı hale getiren bir iddianameyle karşı karşıyayız. Suç işlemişlerdir. Tekrar ediyorum: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, onun kurumlarını ve böylesine ciddiyetsiz, dayanaksız ve itibarsızlaştırıcı bir metinle tartışmalı hale getiren bir iddianameyle karşı karşıyayız. Bu yalnızca hukuki bir skandal değil, aynı zamanda devletin kurumsal ciddiyetine zarar veren ağır bir sorumsuzluktur. Büyük bir suçtur. Büyük bir suçtur. Bu nedenle bu iddianameyi hazırlayanlar, sevk ve koordine edenler; dönemin başsavcısından ilgili başsavcı vekiline, soruşturmayı yürüten savcılardan sürece müdahil olan tüm sorumlulara kadar söylüyorum ki, hukuk önünde sonuna kadar hesap vermelidirler. Hem de gecikmeden, derhal; çünkü bir başkası yapamasın diye.

İhtirasın, siyasi menfaatin ve akıl dışı bir kurgunun ürünü olan bu iddianame ile ilgili sözlerimi burada tamamlamak istiyorum. Tabii ki Necati Bey ve Merdan Bey açıklamalarını yapacaklardır. Sayın Başkan, kolay bir süreç yaşamıyoruz bakınız. 24 Ekim'de sabahleyin butlan kararını takip ederken, CHP'ye butlan kararını takip ederken, acaba ne karar verilecek diye 12 metrekarelik hücremde bu kadarcık televizyonda takip ederken. Bir yandan çayımı içiyorum; bir baktım son dakika: Casusluk iddiası. Önce beni mi yazdı, Necati Bey'in yazdı, önce Merdan Bey'in... Sonra gülmeye başladım. Sonra kendime gülmeye başladım yani. Bir baktım benim de ismim orada. Şaka gibi. Ve bir süre sonra hemen bize bir tebliğ geldi: 'Yarın saat 11'de Çağlayan Adliyesi'nde ifade vereceksin.' Tebliğ bu kadar. 'Yarın sabah 9'da çıkacağız, hazır olun' dediler Sayın Başkanım, Sayın Heyet. 'Peki' dedim. Sonra akşam oldu, gardiyanlar geldi: 'Ekrem Bey, sabah 6'da alacağız seni.' 'Niye?' dedim, '6'da?' 'Savcılık öyle bildirdi' dedi. 'Gelmem' dedim. 'Gelin bakayım nasıl götürüyorsunuz? Gelmem' dedim yani. 'Siz' dedim, '11'de ifade diyorsunuz, 9'da alacağız dediniz. Normal 9'da çıkarız, gideriz. Saat 10'da orada oluruz, ifademiz alınır. Nereden çıktı 6?' dedim. 'Öyle' dediler. 'Gelmem' dedim. Sonra geldiler, '7'de' dedim, 'Arkadaşlar gelmem. Gelmem' dedim, 'Sürükleyerek götürürsünüz o zaman' dedim. Aynen olanı anlatıyorum. Ve sonra gecenin bir vakti ben yattım zaten. Sabah her zaman kapımız 'dan dun' açılıyor zaten, bir baktım normal zamanında açmışlar. Sonra geç bir saatte tekrar sorduk, tekrar sorduk; normal 9'a aldılar.

Ne oldu Sayın Başkan, Sayın Heyet? 9'da biz çıktık cezaevinden, saat 10'da adliyeye vardık. -7. kata indirdiler bizi. -7. kata. Kaç saat bekledik biliyor musunuz? 8 saat. Akşamüstü saat 6'da ifademizi almaya başladık. Ve ben 8 saat, 'Avukatlarımla görüşmek istiyorum' diye bağıra çağıra, feryat ede ede, kızarak... En son bana 'Avukatınla seni görüştüreceğiz' dediler. Yani diyen jandarma bu arada, ne yapsın, o da o bilgiyi alıyor. Aldı bizi jandarma, yukarıya çıkardı. Ben zannettim avukatımla görüşmeye gidiyorum. Daha oturduk, 3-4 dakika; avukatlarım burada, 3-4 dakika görüştük görüşmedik, 'Savcılık sizi çağırıyor' dedi. 'Gelmiyorum' dedi... Meğerse biz zaten savcıya gidiyoruz da beni onun öncesinde 5 dakikada avukatlarımın görüşüne çağırdılar. 8 saat... Girdik, kibirli bir savcıyla karşılaştık. Ben düşman mıyım ya? Ben düşman mıyım ya? Haber yolluyor Ankara'da daha önce bahsettiğim bir savcı; 'Herkese iyi davrandık'. Ya geçin o işleri. Büyük bir rezalet yaşanmaktadır. 

Gelenek; cuma sabahı operasyon yap, topla, Vatan Caddesi'ndeki o pis yere koy insanları, pazartesi mahkemeye sevk et. Ben çarşamba, 19 Mart'tan bahsediyorum. Bunları duymalısınız Sayın Başkan, Sayın Heyet. Perşembe, cuma, cumartesi, pazar... Pazar gecesi tutuklandım ve buraya geldim. 5 gün Ekrem İmamoğlu'nu... Niye? Aşağılıyor ya beni. Kim? Minik akıllı insanlar öyle mi? Kimsiniz siz ya? Siz kimsiniz ya? Bugün varsın, yarın yoksun ama bu adalet ömür boyu olacak, göreceksiniz. Benim avukatlarımla içeri girdik; sorunun sorma biçimi bile ters, kötü. Ve o şekilde ifademizi verdik. Tekrar -7'ye indirildik. Tekrar 3-4 saat beklendi. Mahkemeye çıkarıldık, ifademizi verdik. Rica minnet o katta kaldık. Gece saat 2'de tutuklamamız çıktı. Sabaha karşı, gün doğmuştu, 6 - 6.30 gibi yine Silivri'ye geldik.  5 bin ya da 10 bin polis... Niye biliyor musunuz Sayın Başkan, Sayın Heyet? Çok net söylüyorum: 'CHP'ye butlan çıkar, Ekrem İmamoğlu'nu da casus yaparız, aynı anda iki tane kroşe atarız.' İşte ne olduysa o saçma karar çıkmadı, butlan işi yarım kaldı. 'Ekrem İmamoğlu'na zulüm yaparız' falan filan... Böyle bir şey olur mu ya? Kimi kandırıyorsunuz? Ya bana işkence yapsan ne olur, yapmasan ne olur? Zulüm yapsan ne olur? Bu millete yapıyorsun. Bu millete olan, bu millete oluyor. Olan bu millete oluyor.

Sayın Başkan, sayın heyet; yan tarafta bir tane salon yapılıyor. Neymiş efendim, Avrupa’nın en büyük salonu yapılıyormuş. Ya büyük salonlardan adalet mi çıkmış ya? Ya bununla övünülür mü ya? Bence derhal, acilen Erdoğan’la Adalet Bakanı beraber açsınlar, çok yakışır onlara. Hemen açsınlar. Böyle bir şey olur mu ya? Sayın Başkan, bu salonda duruşma yaptık değil mi? En küçük salona verdiler. Bilinçli verdiler. Versinler, önemli değil, yaptık değil mi? Ne kadar yaptık. Daha önce benim iki ya da üç defa bu salonda yine duruşmam oldu. Büyük salonu vermemek için kıyamet kopardılar. O zaman niye yaptınız Avrupa’nın en büyük salonunu? Niye yaptınız? Kafa bu Sayın Başkan, sayın heyet, kafa bu. Ama bir şey söyleyeyim size. Siz oraya geleceksiniz, arabanızı çekecek yer bulamayacaksınız. Ama yargıç olun ama savcı olun. Çünkü sırtını itirafçıya, gizli tanığa, iftiracıya, yandaş medya mensubuna dayayan zihniyet; göreceksiniz oraya itirafçı gelecek, yanında da on koruma olacak, bir de çakarlı arabası olacak. Yandaş medya gelecek, çakarlı arabasıyla gelecek, yanında beş tane de koruması olacak. Size yer kalmayacak Sayın Başkan. Yüce Türk yargısını bu hale düşürenlerle ben sonuna kadar mücadele edeceğim. Evet, gelsin Cumhurbaşkanı ve Adalet Bakanı açılış yapsınlar.

Aynı paraya Sayın Başkan, bir fotoğraf göstereceğim size, lütfen açın. Bir fotoğraf, bir hafta önce arkadaşlarım açtılar. Aynı bütçeyle iddia ediyorum bakın, aynı bütçeyle Bahçelievler’de 700 araçlık otopark, 24 Nisan’da açıldı. 700 araçlık otopark, Milli Egemenlik Stadı, 23 Nisan Milli Egemenlik Stadı. Yanında kocaman kreş, Kıvılcımlar Kreşi. Yanında spor kulüpleri tesisi, diğer tarafta sosyal tesis, diğer tarafta İSMEK kursları, diğer tarafta ders atölyeleri. Bahçelievler’in en büyük yatırımlarından biridir, öyle değil mi Özgür Bey? Yazık değil mi ya Sayın Başkan? Yazık değil mi? Bu mu adalet yani? Ya bunu bu millete niye yapıyorsunuz? Bu insanlar niye normal adliyelerde duruşmalarını yapamıyor, avukatlar da buraya, insanlar toplama kampına toplanıyor ve orada? Ya Sayın Başkan, sayın heyet, şu iddianame tipiyle eğer tutuklu yargılanacaksa bunlar yazılır, on binlerce insan bu ülkede tutuklanır. Yandaki İBB davası gibi dava, iddianameleri yazılacaksa bu ülkede, Türkiye’de tutuklu kalmayan bürokrat olmaz, tutuklu kalmayan siyasetçi kalmaz. Bu mu siyaset? Bu mu seçim? Bu mu sandık? Bu mu seçim kazanmak? Öyle şunu anlatmayalım, bunu anlatalım, ya azıcık da bakana yalpalayalım falan filan diyenlere buradan sesleniyorum: Geçin bakanı makamı. Kalıcı olan milletin iradesidir. Ben onun için varım, sonuna kadar da mücadelemi vereceğim Sayın Başkan.

Buradan çok büyük uyarıda bulunuyorum. Bakın çok büyük uyarıda bulunuyorum. Milletin oyuyla seçilmiş Cumhurbaşkanına ve iktidar ortağı Milliyetçi Hareket Partisi Devlet Bahçeli’ye buradan çok büyük bir uyarıda bulunuyorum. Bu millet, bu bayrak, bu devlet risk altındadır. Böyle bir adalet anlayışı, böyle bir adalet bakanlığı, böyle bir süreç yönetimi Türkiye’nin bütün temel duruşunu zedelemektedir, devletin kurumlarını aşağılamaktadır. Ve bu iftira ve uydurma düzeniyle alakalı sadece bana kötü laf yetiştiren, Ankara’dan meclis çatısı altından ya da konuşmalarda bana sadece kötü laf yetiştirerek benim ailemi, iffetimi, namusumu, yaşama dair bütün duygularımı yerle bir etmek için laf yetiştireceklerine iktidar sorumlusu olarak el atsınlar. Cumhurbaşkanını da uyarıyorum, Sayın MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi de uyarıyorum. 

Aynı zamanda Türkiye’nin bütün siyasi partilerini uyarıyorum. Bütün siyasi partileri. Özellikle muhalefet siyasi partileri. Bir partiyi tehdit ederek, bir partinin genel başkanına türlü türlü şantaj süreçleri inşa ederek bir ülkede siyaset yönetilmez. Casusluk davaları üreterek ve bu tür davalarla seçim kazanırız ya da seçimi yapmadan kazanırız  anlayışıyla bu ülkede hiçbir şey elde edemezsiniz. Bu milletin, bu milletin özgürlük anlayışını, bu milletin sandığa olan inancını kimse, kimse ve kimse asla ve asla zedeleyemeyecek, yerle bir edemeyecek. Ben buradayım, mücadelemi veriyorum. Milletimin verdiği yetkinin de o sandığa atılan milyonlarca oyun da sonuna kadar arkasındayım ve o kararlılıkla da savunmalarıma devam edeceğim.

Tekrar ifade edeyim Sayın Başkan, sayın heyet; net ifade edeyim. Gerçekten ve gerçekten bu insanları tahliye edin, evine gitsin. Ayıptır, yazıktır, günahtır. Bu iddianameye imza atan başsavcı, şimdiki bakan; o dönem bu işin yetkilisi başsavcı vekili, şimdiki bakan yardımcısı, büyük suç işlemişlerdir ve devletin kurumlarına zarar vermişlerdir, vermeye de devam ediyorlardır. İhbarımı da buradan yapıyorum.

Sizleri saygıyla selamlıyorum.


Ekrem İmamoğlu'nun 13 Nisan 2026 Tarihli Savcılık Mütalaasına İlişkin Görüşleri

13 Nisan 2026

Sayın Başkan, Sayın Heyet. Evet, tabii iddia makamının yine ipe un sereceğini tahmin ediyordum. Benim için fark eden bir şey yok. İddia makamı aynı pozisyonunu, aynı rolünü korumaktadır. Tesadüfen dün akşam yazmış olduğum metinde de "yapmıştır, söylemiştir" diye yazdığım ifadelere "söylemeye devam ediyor, yapıyor" diye yazmıştım. Beni yanıltmadığını gördüm. Çünkü aynı düzen, aynı kara düzen devam etmektedir. İddia makamı ne yazık ki siyasi bir iktidara bağlı ofis gibi çalışmaktadır. Bunu net olarak ifade edeyim.

Çünkü bu dava siyasidir Sayın Başkan, Sayın Heyet. İktidarını korumak isteyen zihniyet ve yargıdaki aparatlarıyla hazırlanmış bir kurgudur; kötü bir kurgudur. Gerçekten absürt, saçma gibi terminolojik neyi sıralayabilirim, ardına ne ifade edebilirim bilemiyorum. Ne bir delil ne de bir beyan söz konusu olmayan bir yerde, delillerin ortada olduğunu ifade eden bir iddia makamının gerçek dışı bir süreç uyguladığı da bir realite. Aslında bu işin aylar öncesinden nasıl tasarlandığını, nasıl planlandığını, kapalı kapılar ardında nasıl konuşulduğunu; hatta bazı insanların nasıl korkutulmak için aracılar tarafından korkutularak "casusluk da hazırlanıyor" diye ta Temmuz aylarında konuşulduğunu daha dün dinledik, dinlemeye devam ediyoruz başka salonlarda, başka ortamlarda. 

Dolayısıyla ben hiç şaşırmadığımı ifade etmek istiyorum. Ama yine derin bir üzüntüyle, Yüce Türk yargısının bu şekilde aşağılanmasına katkı sunan çalışmaları sürdürmelerini de esefle kınıyorum. Tekrar ediyorum Sayın Başkan; bu iddianame gerçekten ama gerçekten bir hukuk cinayetidir. Lütfen bu tespitimizi dikkate alınız Sayın Heyet, Sayın Başkan. Bu iddianame; iftiraname, gıybetname, menfaatname, terfiname... Diğerlerinin sıfatları gibi gerçekten bir hukuk cinayetidir. Yazıktır, günahtır; bu memlekete günahtır.

Bu iddianameyi hazırlayanlar kötü niyetlidir. Talimat doğrultusunda her şeyi ama her şeyi, aklınıza gelebilecek her şeyi, her türlü işkenceyi -tırnak içinde can bile söz konusu olsa- her şeyi yapabilecek kişilerdir ve uygulamalara hazır ve nazır kimliklerdir. Onlar için talimat, menfaat ve elde edecekleri terfi yeterlidir. Zaten bir kısmı için yeterli olmuştur şu anda geldikleri makam itibarıyla; ama bakan, ama bakan yardımcısı, ama genel müdür, ama başka şeyler. Bu mudur yani dünya? Yani yaşadığımız Türkiye, dünya ya da milletimiz ya da inancımız bu mudur yani? Bu mu bize öğretildi? Onun için mi memleket, 103 yaşında bir Cumhuriyet var ya da bizler onun için mi büyüdük, yetiştik; sizler o koltuktasınız, bizler buradayız? Bunun için mi yani?

Ama şükürler olsun ki bir avuçlar, bir avuç. Bu kadar; elimin içi kadar. Bu manada bu insanların pozisyonu budur. Daha önce ifade ettim, bu iddianame üzerinden ne yapılmak istenmiştir? "Ekrem İmamoğlu'nu imha edelim, buna devam etmek için bir şey daha uyduralım." 13. mü oldu, 15. mi oldu onu da bilmiyorum. "Necati Özkan'a ek bir tutuklama yaratalım buradan. Merdan Yanardağ'ın da kanalına çökelim, hatta fırsat bu fırsat bir de birine satalım." Bu kadar acıdır manzara. Gerçekten hani 4. kişiyi söylemiyorum ama zaten söyleyeceklerini söyledi size. Yani ben duyarken böyle üzüntüyle dinledim ama iddia makamı bunu nasıl dinledi, neresinden dinledi, nasıl anlattı, nasıl anlamaya çalıştı. İnanın tasavvur etmek mümkün değil. 

 Siz bu kutsal makamda, çok kutsal bir makamdasınız. Geçenlerde bir avukat şöyle tarifledi; yani "çok kutsal, neyle eşleştirsen" diye tarifledi. Hani biz "haşa" deriz tabii ama hani "Tanrı gibi, daha ötesi yok" yani kimseye bağlı değilsiniz diye bir tarifte bulundu. O kadar önemli, kutsal, 86.000.000 insan. Yani ne etki altında kalabilirsiniz 86.000.000 insan adına ne de birinin talimatını alabilirsiniz. Bu kadar kutsal bir makamdasınız. Onun için temsil ettiğiniz bu koltukta, bu ağır suçu işleyen bu bir avuç muhterisin suçuna ortak olmamalısınız.

Olmamalısınız. Olamazsınız. Hem şahsınız adına hem bu millet adına hem de bu milletin geleceği adına bu zulmü bir an önce bitirmelisiniz. 2 gündür tüm detayları aslında dinlediniz. Yani buradan yine böyle bir masal çıkacağını ben biliyorum ama sizlerin bir masal dinlemediğinizin farkındayım. Ve lütfen bizi yanıltmayın. 

Sayın Başkan, Sayın Heyet. Başka hangi bilgiye ihtiyacınız var? Geçelim yani, geçelim. Ha, şunu deseydi anlardım: "Şimdiki MİT Başkanı gelsin, bir dinleyelim." “Vay, ne cesur bir iddia makamı” derdim. Mesela gelsin konuşsun. Niye lal oldu? Niye konuşmuyor mesela? Veya geçmiş dönemlerde şahsın daha iyi anlatılması, anlaşılması için bakanlık yapmış insanlar ya da Cumhurbaşkanı yardımcılığı yapmış insanlar gelsin dinlensin deseydi; "Aa ne kadar güzel, bravo" derdim. Ve bunlar olsaydı bir mantığı vardı yani. Ama yok.

Onun için bu insanlar çıldırmış, gözü dönmüş; menfaatleri doğrultusunda her şeyi yapabilecek insanlar, her şeyi. Dediğim gibi; bakan, bakan yardımcısı veya muhtelif görevlere geldiklerini düşünen bu şahıslar, talimat aldıkları o zincirdeki zihniyet doğrultusunda hareket etme kabiliyetleri üzerinden dokunulmaz olduklarını düşünüyor olabilirler. Buradan söylüyorum; Yüce Yaradan şahit, siz de şahitlik ediniz ki kimse dokunulmaz değildir. Kimse dokunulmaz kalmamıştır. Gün gelir, dokunulmaz haliyle millet huzurunda hesap verirler. Onun için bilsinler ki asla kimse dokunulmaz değildir, olamazlar.

Bu süreçte İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'yla yürütülen bu hukuksuz işlemlerde tekrar ifade ediyorum ki; imza atanlar, talimat verenler, içinde olanlar her kimse, tamamı anayasal düzeni ortadan kaldırma suçu işlemişlerdir, nokta. Aynı eyleme, suçu işlemeye de devam etmektedirler. Yazdım. Şimdi de dinledim zaten; devam ediyorlar, edecekler.

Sayın Başkan, Sayın Heyet; milletimizin %80'inin artık inanmadığı ve "Allah beni mahkemeye düşürmesin" diye dua ettiği, bu duruma düşüren Yüce Türk yargısına siz seyirci mi kalacaksınız? Kalamazsınız. Mutlaka ve mutlaka bu durumu görmezden gelemezsiniz, gelmemelisiniz. Birileri tekme vuruyor olabilir, siz yapmamalısınız. Tekrar hatırlatıyorum ki ifade ettiğim suçları işleyen bu muhterisler, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurumlarını aşağılamışlardır. Yani bu ülkede Milli İstihbarat Teşkilatı yok, bu ülkede koca koca bakanlıklar yok, Cumhurbaşkanlığı yok; İstanbul Büyükşehir Belediyesi gibi kadim bir kurum çöp! Bunlar, bu bir avuç akıl, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurumlarını aşağılıyorlar. İtibarını yerle bir ediyorlar. Ulusal ve uluslararası düzeyde güvenilirliğimizi yok etme suçunu da tek tek işlediler, işlemeye devam ediyorlar.

Ben burada böyle anlatırken Savcı Bey'e dönüyorum ama kendisine asla bunları söylemiyorum. Ben o yazının kim tarafından, nasıl not edildiğini ve buraya gönderildiğini de çok iyi biliyorum; bunu yaşadım. Ben bir yönetim devralırken İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde insanların nasıl lal, suskun olduğunu gördüm. Ben herkese şunu söyledim bütün yöneticilerime: "Fikri hür, vicdanı hür olun. Bana karşı gelin, beni eleştirin, bana yanlışı gösterin. Hepiniz uzmansınız, ben sizin bildiğinizi bilemem." dedim. Ama başka bir zihniyet; "Benim talimatım dışına çıkamazsın, onun için benim olmadığım yerde susacaksınız, kafalarınızı öne eğeceksiniz" diyor. Ben görevimi devralırken bunu yaşadım. O az önce bahsettiğim yönetim şemasında, size burada ifade ettiğim şekliyle yaşadım. Konuşamazlar. Ne yapayım? Yapmasınlar. Hiçbir ana baba evlatlarını öyle olsunlar diye yetiştirmedi.

Onun için istihbarattan, bakanlıklardan birçok kurumunuzu aşağılayan bir dille sırf İmamoğlu'nu suçlamak için iddianame yazdılar, hala savunuyorlar. Savunsunlar…

Durum sadece kötü bir davaya dönüşmemiş; aynı zamanda milletimizi hukuksuzluk ve adaletsizliğe mahkum ettiği gibi, aynı zamanda yurttaşlarımızı ekmeğinden de etmektedir. Sayın Başkan, Sayın Heyet; şu duruşmanın, yan taraftaki duruşmanın ve diğerlerinin ülkedeki enflasyonla direkt ilgisi var. Bu ülkenin ekmeğinin üretilmesiyle direkt ilgisi var. Ekmeğinin paylaşılmasında, üleşilmesinde de direkt bağlantısı var. 1 yılı aşkın süredir, 14 aydır bu ülkede yaşananların 250-300 milyar dolara yakın maliyeti olduğunu ben değil; dünya ve Türkiye’deki bütün üst düzey ekonomistler söylüyor. Bakın ekonomi düzenlemiyor. Niçin? Avrupa’da enflasyonda sonuncuyuz, dünyada 5.’yiz. Bununla ilgisi var. Onun için toplum sadece adaletsizliğe mahkum edilmiyor; ekmeği çalınıyor. Yurttaşlarımızın ekmeğinden, işinden, mutluluğundan, huzurundan ve geleceğinden mahrum edilen bir düzen inşa ediliyor. 

Sayın Başkan, Sayın Heyet; siyasal iktidar gayrimeşru hale gelen mevcudiyetini korumak için harekete geçti ve bu kurgular, önümüze bir sürü silsile davalar yaratılmasına sebep oldu. Huzurdaki davanın amacı da Türkiye'yi demokrasiden tamamen koparmak pahasına bir kişinin koltuğunu korumaktan ibarettir. Ama olmaz ama olmaz zaten dünya fani bunu bilmeyen akıl ancak bunu yapabilir. Bakın zaten dünya fani yarınımızı bilemeyiz. Bunu bilmeyen akıl bunu yapabilir. Kaldı ki demokraside koltuğun da süresi var, sana ait değil. Bitecek. Böyle millet güle güle yapacak sana güle güle güle güle hep dedim inşallah inşallah millet arkasından kötü şeyler söylemeden, gülmeden gidersin diye yıllardır söyledim. Niye inşallah diyorum biliyor musun? Bu ülkenin başındaki hiç kimsenin yaralanarak zedelenerek gitmesi beni mutlu etmez. Tarihte bu tür kara lekeler vardır, alınlarından hiç silinmemiştir. Etmez ama oraya doğru gidiyor.

Onun için Türkiye'nin sormak lazım bir anayasası var mıdır? Türkiye demokratik laik sosyal bir hukuk devleti midir? Bunlar ülkesinden sorumlu her yurttaşın sorması gereken sorular olup ne yazık ki yakıcı bir şekilde gündemdedir. Bana tutuklamaya karşı beyanımı sordunuz. Bu koşullar altında böyle bir iddianameye, böyle uyduruk, tamamen siyasi bir suçlamayla neyin tutuklaması Allah aşkına? Neyin tutuklaması ya? Gülerler yani bu nedir ya? Böyle bir trajikomik durum olur mu ya? Yazık ya. Sayın başkan, sayın heyet yazık. Utanç verici, sizi niye yordu bu iş? Buraya niye gelindi? Böyle bir suçlamanın düşünülmesi bile akıl dışıdır. Tutuklama buradaki kişilerden önce yargı kurumuna kendisine, dolayısıyla toplumun adalet duygusuna, toplumsal barışa, huzura çok büyük zarar vermektedir. İnsanları dışlamış, insanları bölmüş, parçalamış, yapıldı bunlar ya. Mezhepler bölündü, inançla bölündü, yaşam tarzıyla bölündü.

Ben bunu o kadar iyi biliyorum ki çocukluğumdan beri envaiçeşit insanla büyüdü böyle bir ailedeydim. Bunu yaşıyorum ve bunun acısını hissediyorum. Çünkü öyle bir bölünmenin benim ailemi bile nasıl parçalayacağını bilen bir insanım ama bunu göz göre göre partisiyle bile böldü bu insanlar ve bu akıl ve bu zihniyet. Onun için çok büyük zarar vermektedir. Hele ki ya 40 yıllık saygın bir gazeteciyi tutuklamak, 42 yıllık saygın bir iletişimciyi tutuklamak. Merdan Yanardağ ve Necati Özkan gibi bu ülkenin yetiştirdiği iki fikir adamını, iki aydını, iki entelektüel insanı tutuklamak. Tutuklu yargılama. Neden? Casusluktan ve vatan hainliğinden. Millet buna gülüyor içi yanıyor ama kahkahayla gülüyor yani. Evet ülkemizin yazarlarını, çizerlerini, akademisyenlerine, kısaca aydınlarını hapse yollamak gibi kötü bir alışkanlığı vardır bu tarihimizde ne yazık ki yaşanmıştır ama onların da buna en güzel en soylu biçimde direnme geleneği vardır.

 Ama şunu söyleyeyim; direnmek kadar büyük bir mücadeleyi vermenin kararlılığı içerisindeyiz. Bu mücadelenin sonucu da milletin zaferiyle sonuçlanacaktır. Bu buradan bilinsin. Eğer bana tutuklamanın, tutuklamanın devamı talebine ilişkin bir mütalaaya karşı diyeceğimi soruyorsanız; cevabım çok yalındır: Sayın Necati Özkan ve Sayın Merdan Yanardağ'ı tahliye ediniz. Benim bu tutuklamaya karşı görüşüm ve talebim budur. Türk yargısının şerefli, namuslu fertleri olarak, bu yüz karası durumdan bu milleti bir an önce kurtarın. Kurtarın. Başınızı yastığa rahat koyamazsınız, çok net. Bu ülkenin rayından çıkmış bu yargı düzeninin düzelmesine katkı sunmak zorundasınız. Hukukun, adaletin namusunu koruyun. Bu salonda görülen bu dava, zannetmeyin basit, sıradan bir dava; uydurma casusluk ve vatana hainlik davası değil, gerçekten milletin bekası, geleceğiyle ilgili çok önemli bir davadır. Bu bağlamda lütfen bu ızdıraba, bu eziyete, bu rezilliğe son verin. Saygılarımla.