Bazen insanlar bana şunu soruyor:

“Sen neden siyasete girdin?”

Aslında bunun cevabı çok uzun bir hikâye değil.

Ben zaten hep çalışarak büyüdüm. Siyaset sonradan gelen bir şey.

5-6 yaşındayken sabahları babamla dükkân açtığımı hatırlıyorum.

Kapıyı besmeleyle açardık. İçeri sağ ayakla girilirdi. Önce temizlik yapılırdı. Sonra beklerdik. Sabırla.

O sabah disiplinleri insanın karakterini şekillendiriyor. O zaman bilmiyorsunuz ama yıllar sonra anlıyorsunuz.

Ben çocukluğumu biraz çalışarak yaşadım.

Toprak belledim. Fındık topladım. Tütün kırdım. Pazara çuval taşıdım.

Annemin ürettiklerini sattım.

Bizim evde kadınlar da çalışırdı. Annem ekonomikti, güçlüydü.

Anneannem de, babaannem de öyleydi.

Emeğin cinsiyeti olmadığını küçük yaşta gördüm.

Okumayı yazmayı öğrenmeden hesap tutmayı öğrendim.

Tezgahta durmayı öğrendim.

Bir ürünü tartarken biraz fazla koymayı öğrendim.

Amcam derdi ki:

“Az koyarsan müşteri kaybedersin. Biraz fazla koyarsan dua alırsın.”

Bu cümle benim hayatımda çok yer etti.

İstanbul’a geldiğim yıllar kolay değildi.

Körfez krizi vardı. Ekonomik sıkıntılar vardı.

Babam yeni bir şehirde iş kurmaya çalışıyordu.

Ben bir yandan üniversite okuyordum, bir yandan inşaatların başında dolaşıyordum.

Günde 10-12 toplu taşıma değiştirerek şehri geziyordum.

Projeleri anlatıyordum. Ev satmaya çalışıyordum.

Gençtim. Yorulmuyordum.

Ama asıl mesele yorgunluk değilmiş, sonradan anladım.

Mesele inanmaktı.

1990’lardan 2000’lere kadar ticaretin her aşamasında oldum.

İnşaat yaptık.

Unlu mamul imalathanesi kurduk.

Günde 35 bin ekmek ürettiğimiz günleri bilirim.

O dönem şunu öğrendim:

Bir işletmede patron olmak değil, çalışanla birlikte çalışmak önemli.

Akaryakıt istasyonunda gece nöbet tuttuğum günleri unutamam.

Aracın camını temizlerdim. Beni oranın sadece çalışanı zannederlerdi.

Babam beni diğer çalışanlardan ayırmazdı.

Liyakat dediğimiz şey, benim için orada başladı.

Siyasete gelince… 

Ben bir sabah kalkıp “Siyaset yapayım” demedim.

Beylikdüzü’nde yaşıyordum.

Şehir büyüyordu ama ruhu yoktu.

Plansızlık vardı. Kimlik yoktu.

Ben bir model hayal ettim.

İnsanların aidiyet hissedeceği bir yer.

Çocukların parkta güvende olduğu, insanların kültürle buluştuğu bir kent.

2008’de siyasete girdim.

Ön seçim istedim.

Kaybettiğim dönem oldu. Aday gösterilmediğim oldu.

Ama küsmedim.

2014’te kazandık.

 

Nasıl kazandık biliyor musunuz?

Sabah 6’da başlayıp gece 2’de biten bir tempoyla.

Her sokağa girerek.

Her eve dokunarak.

Siyasetin nabzı sokakta atıyor.

Bunu çok erken öğrendim.

Belediye başkanı olduğumda şuna dikkat ettim:

İnsanlar bu kente ait hissetmeli.

Yaşam vadileri yaptık.

Kültür merkezleri açtık.

Dayanışma evleri kurduk.

Gıda Bankası kurduk.

Ama asıl yaptığımız şey beton değil, bağ kurmaktı. 

Sonra İstanbul…

Orada da aynı şeyi yaptım.

Sokağa çıktım.

Dinledim.

 Bir çocuğun “Anneme iş bulur musun?” dediği anı unutamıyorum.

İlkokul çağında bir çocuk.

Kaygı kelimesini bilmiyor ama kaygıyı yaşıyor.

Benim siyasette kalma sebebim o cümle. 

 Bugün yaşadıklarımızı herkes görüyor.

 Üç kuşaktır büyüyen aile şirketimize kayyum atandı.

77 yaşındaki babamın emekli maaşına el konuldu.

Bu mesele şahsi değil.

Benim meselem şu:

Eğer hukuk keyfi hale gelirse, kim güvende kalır?

Mülkiyet hakkı dediğiniz şey, insanın emeğinin karşılığıdır.

Bir ülkede hukuk zayıflarsa, ekonomi de zayıflar.

Bereket kaçar.

Ben bunu bir siyasetçi olarak değil, bir iş insanı olarak söylüyorum.

Peki umutsuz muyum?

Hayır.

 Çünkü bu ülkede hala çalışkan insanlar var.

Vicdanlı insanlar var.

Sorumluluk sahibi gençler var.

 Ben siyasete zenginleşmek için girmedim.

Zaten işim vardı.

 Ben bu ülkenin daha adil olabileceğine inandığım için girdim. 

Belki bugün zor bir dönemden geçiyoruz.

Ama şuna inanıyorum:

 Bu ülke yeniden nefes alacak.

Çocuklar kaygıyla değil umutla büyüyecek.

Benim hikâyem aslında çok basit.

Çalışarak büyümüş bir çocuğun, yaşadığı yere borcunu ödeme hikâyesi.

Ve ben o borcu ödemeden durmayacağım.

Videoyu izlemek için buraya tıklayabilirsiniz.