Bu sorumluluk duygusunu en üst seviyede hissetmeye gayret eden bir hemşehriniz, bir yurttaş olarak buradayım. Umuyorum burada her birimiz farklı ilhamları alarak hayatımıza geri döndüğümüzde, sorumluluklarımızın başına geçtiğimizde bütün bu önümüze dizilen o rakamları düzeltmek adına “Ben ne yapabilirim?” diye mutlak sorumluluk almalıyız. Dertlenmeliyiz aslında. Güzel bir sloganı var: Bir tarihin başlangıcı teması önemli. Brand Week tabii, her yıl özel bir temayla yola çıkıyor. Bugün de burada bence özel bir tarif yaptı bize. Bu tarif acaba bir başlangıç mı ya da başlangıcı zorlayan bizler miyiz, toplumun kendisi mi? Muhtemelen burada çok değerli katılımcılar, konuşmacılar bilgilerini paylaşacaklar ve günün sonunda burası, bu ilham verici hafta, siz değerli katılımcılarla yeni bir dönemin başlangıcında biz neresindeyiz. Hangi adımlarla ya da hangi katkılarla bu dönemi yaşıyoruz, yaşatıyoruz, insanlara katkı sunuyoruz göreceğiz.

Bugün yaratıcı endüstrilerin, pazarlama ve iş dünyasının çok değerli mensuplarının burada olduğunu biliyorum ve sizlerin huzurunda olmak, bir ev sahibi kimliğimle aynı zamanda bir İstanbullu ve İstanbul Belediye Başkanı olarak hepinizi sevgi, saygı ve coşkuyla selamlıyorum.

Hoş geldiniz hanımlar ve beyler, sevgili gençler!

Tabii bu normalde böyle seçkin bir topluluğa hitap ederken bir siyasetçi kendi projelerini, kendi başarılarını anlatmak ister. Neticede insanları ikna ettikçe sürdürülebilir bir başarının mümkün olduğunu biliyoruz siyaset alanında ama ben bugün, tam da böylesi bir başlıkla başlayan Brand Week haftasında, yarın için ilham kaynağı olacak düşüncelerimi, fikirler, trendler ve teknolojiler arayan sizin gibi yaratıcı profesyonellerin olduğu bir salonda, ortak geleceğimize dair bu önemli dönemde görevimizi yaparken, geleceğimize ilişkin bir değerlendirme yapmak ve fikirlerimi sizinle paylaşmak istiyorum.

Bir tarihin başlangıcı, kendi içinde ilham verici bir tarif aslında ve Brand Week’te bunu paylaşıyoruz. Ben de açılış konuşmamın başlığını “Yeni ve Adil Bir Başlangıç Mümkün” diye tanımlamak istedim. Adalet duygusu çok önemli benim için ve açıkçası şu anda belki de çok fazla ihtiyaç duyuyoruz her alanda. Bu anlamda böylesi bir başlığı sizinle paylaştım. Sunuma da bir soruyla başlamak istiyorum ilk başta sorguladığım çerçeveden. “Tarihin neresindeyiz?”

1990’ların başına döndüğümüzde, dünyayı bugünün netliğinde ve bugünün detayında izleyemesek de o gün genç birisi olarak izlediğim hatlarıyla Soğuk Savaş sona ermiş, Sovyetler Birliği dağılmıştı yanı başımızda. Batının değerlerinin galip geldiği ilan edilmişti, bütün dünyaya anons ediliyordu. Çeşitli siyaset bilimcilere göre bu biraz da tarihin sonuydu çünkü yarınlara bakışta perdeler vardı insanların önünde ve öyle görünüyordu dünyanın geleceği. Aynı zamanda batının serbest piyasa ekonomisi ve liberal demokrasisi rakipsizdi. Artık öyle bir dünya vardı, küreselleşme her yeri saracak, uluslararası sistemle daha uyumlu ve daha barışçıl bir yapıya bürünecekti ancak öyle olmadı. Dünya öngörülemeyen bir düzensizlik ve kaos dönemine sürüklendi. Geride bıraktığımız 30 yılda demokrasiler yalnızca gelişmekte olan ülkelerde değil batıda bile demokrasinin beşiği, ileri demokrasi diye tariflediğimiz batıda bile çok ciddi zorluklarla yüzleşti, yüzleşmeye de devam ediyor.

Popülizm, milliyetçilik ve otoriter eğilimler güç kazandı. Bugün Avrupa’da ve Amerika’da bile otoriter yönetim modellerine destek arıyor. Yani tam da bu anda şu cümleyi kurarken Amerika’da adım atılan yeni döneme dair de bu söylediğim kelimelerin ne kadar geçerli olduğunu her biriniz hissediyorsunuzdur. Keza tarihin bitişiyle ekonomik üstünlüğün batıda kalacağı düşünülüyordu ve aslında her şeyin oraya ait olduğunu hissediyorduk ama gördük ki Çin ve diğer yükselen ekonomiler batının bu üstünlüğünün sona ermesinin mümkün olduğunu bütün dünyaya gösterdi. Bugün Çin dünyanın ikinci büyük ekonomisi. Dönem dönem aralıklarla gittiğimizde tariflenemez bir yükselişi görüyoruz. Afrika ve Asya’da ise yeni güç merkezleri doğuyor. İnanılmaz nüfus artışlarının olduğu yeni güçler, yeni ülkeler karşımıza çıkıyor.

2008 küresel finans krizinden sonra batının duraklamaya giren ekonomileri büyüme ve özellikle eşitlik sorunlarıyla mücadele ettiğini hepimiz çok canlı bir biçimde yaşıyoruz. Küreselleşmenin sonu bile artık konuşuluyor. Pandemi ve Ukrayna krizi gibi olaylar, stratejik alanlarda yerel ve ulusal üretimi destekleme ihtiyacını ve özellikle korumacı politikaları tekrar öne çıkardı. Ticaret savaşları küresel iş birliğini sarsarak içe dönük, içe kapanma, herkes kendi kaynaklarını tekrar elden geçirme ve oradan kendini koruma altına alma dönemini başlattı. Başta ABD olmak üzere birçok ülkede gümrük engellerinin yükseltilmesi eğilimlerini güçlendirdi. Ne yazık ki dünya çapında barış umudu da                 -üzülerek yaşıyoruz ki- gerçekleşmedi. Hatta tam karşıt bir durumla, tehditle dünya karşı karşıya.

21. yüzyılın ilk çeyreği savaş, çatışma ve krizlerle dolu bir dönem oldu. Orta Doğu’daki bitmez tükenmez savaşlar, Ukrayna’daki “Avrupa asla bir daha savaş görmez.” dediğimiz yerde yaşanan trajedi ve Afrika’nın neredeyse her yerine yayılmış çatışmalar… Tümü inanılmaz sivil kayıpları bizlere, bu dünyaya 21. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşattı. Diplomatik çözümler yerine güç mücadelesi odaklı çatışmalar ön plana çıktı. 2. Dünya Savaşı sonrası kurulmuş olan uluslararası istikrar ve çözüm odaklı kurumlar işlevlerini kaybetmeye başladı. Ukrayna ve Orta Doğu’daki krizlerde Birleşmiş Milletler’in işlevsizliği ve etkisizliği bu konudaki en önemli örnektir.

Özetle bana göre tabii ki tarih bitmedi. Aksine yeni bir aşamaya geçtik hep birlikte. Tam da bu aşamada zorlukları aşmak ve geleceği yeniden inşa etmek hepimizin elinde. Herkesin özenli gayreti hepimize başka, yeni bir tarihi, başka bir dünyayı yaşatacak. Ancak bu yeni aşamanın nasıl bir dünya getireceği, hangi yolu seçeceğimize de bağlı. Bana göre önümüzde iki seçenek var: Parçalanma, kriz ve düzensizliklerle şekillenen kaotik bir gelecek mi yoksa dayanışma, iş birliği ve sürdürülebilirlikle daha iyi, yeni bir yaşam kurabileceğimiz umut dolu bir dünya mı? Eğer her ülke kendi içine kapanır, toplumlar kutuplaşmayı ve bölünmeyi sürdürürse karşılaşacağımız tablonun hiç de iyi bir tablo olmayacağı çok net. Çok karanlık bir tablo bizi bekler.

Adaletsizliğe çözüm üretmeden daha iyi bir gelecek olamaz.

Değerli katılımcılar, sevgili konuklar,

Bugün dünyamızın karşı karşıya olduğu en büyük zorluklardan biri bana göre beş farklı alanda derinleşen adaletsizlikler. Adalet kavramı fazla dilimde. Gerçekten çok fazla ihtiyacımız var ve adaletsizlik konusu çok kriz dolu, stres dolu bir yerde duruyor.

Beş temel adaletsizliğe çözüm üretmeden daha iyi bir geleceğin olamayacağını bilmemiz lazım. Böyle bir geleceği inşa etmemiz mümkün değil. Önce bu krizlere çözüm bulmak zorundayız.

Ben öncelikle özel bir başlıkla, teknolojik adaletsizlikle başlamak isterim. Günümüz bence bu adaletsizlikle dünya çapında çok önemli bir sorun olarak önümüzde duruyor. Teknolojik devrim zengin ülkelerde daha fazla zenginlik ve refah yaratırken birçok yoksul ülkeyi daha da geriye bırakıyor. Aradaki mesafe inanılmaz açılıyor. Dijital ekonomiye geçiş yapamayan, yüksek teknoloji sektörlerinde rekabet edemeyen ülkeler altyapı ve eğitim yetersizliği nedeniyle çok derin ve büyük bir dezavantaj yaşıyor. Teknolojik eşitsizlik küresel eşitsizliği daha da derinleştiriyor. Dış zararlara özelliklere dışarıdan gelen krizlere ve şoklara karşı savunmasız hale gelen ve biraz da yalnızlaşan o yoksul ülkelerin, gelişmiş ülkelere bağımlılığı her geçen gün daha da artıyor. Bu gelecekte ulusların fırsat eşitliğini sağlamak adına ele alınması ve mutlak üzerinde çok durulması gereken belki de bugün henüz farkında olmadığımız derin bir adaletsizliktir.

Keza bu seneki Brand Week’in asıl konusu olan yapay zekâ ekonomileri yaratıcı endüstrilerin ve demokrasilerin etkilendiği gerçeğini de belki sizlerle paylaşmam gerekiyor. İnsan hayatının her kademesinde artan bir hızda nüfus ettiği de bir gerçek. Ne yöne, nasıl gelişeceği, nasıl denetleneceği ve özellikle sorumlu kullanıp kullanılmayacağı önemli bir bilinmezlik. Keza az önce bu alanda oluşan adaletsizliğin yarattığı krizin insan yaşamını etkilerken kadın ve erkek arasındaki farkı da az önce Pelin Hanım bizimle paylaştı. Sanayi Devrimi’nden farklı olarak yapay zekâ ile birlikte hem mavi hem beyaz yaka işleri risk altına itiyor. Üstelik yaratacağı katma değerin eşitsizlikleri derinleştirerek sermayenin daha da az sayıda insanın elinde toplaşacağı kaygısı hâkim. Gelişmekte olan ülkelerin düşük gelirde birleşeceği korkusu yaygınlaşıyor. Bu riskler Türkiye için sahici bir beka sorunu olabilir. Tam da böyle hızlı ivmelenen ve trendinin çok yukarıya doğru tırmandığı bir ortamda, biz o açılan bir mesafede çok geride kalma riskiyle karşı karşıyayız.

Ekrem İmamoğlu Brand Week 2024

Teknolojik adaletsizlik, yapay zekâyı geliştirme ve sahibi olma konusundaki gecikmelerle birleşirse bu durum ne yazık ki matbaayı geçmişte 300 yıla yakın gecikmeli kullanmaktan daha zor koşullarda bir dönemle karşı karşıya kalabiliriz ülke olarak. O bakımdan çok ama çok önemli bir detayı belki de yakalayacak ve bu konuda önemli adımlar atmak zorunda olacak o yaratıcı endüstrilerin içinde olan sizlerin sorumlulukları çok daha büyüyeceği bir dönemin başlangıcındayız.

İkincisi ise iklim adaletsizliğidir. İklim değişikliği tüm dünyayı etkilese de bu krizden en çok etkilenenler bu krize en az katkıda bulunan yoksul ülkelerdir. Küresel karbon emisyonlarının büyük kısmından sorumlu olan zengin ülkeler, gelişmiş altyapıları ve ekonomik güçleri sayesinde iklim krizine karşı kendilerini daha güçlü koruyabiliyorlar ama yoksul ülkeler aynı şansa sahip değil. Yoksul ülkeler iklim değişikliğinin en yıkıcı sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Bu, adalet kavramının sorgulanmasına özellikle neden olan bir durumdur çünkü küresel sorunlardan en az sorumlu olanlar, bu dünyada en ağır bedeli ödüyorlar.

Üçüncü olarak, göçleri sıralamak isterim. Göçleri, küresel eşitsizliğin hem bir sonucu hem de aynı zamanda sebebi olarak görebiliriz. İnsanlar yoksulluktan, siyasi istikrarsızlıktan ve çevresel felaketlerden kaçarak daha güvenli bölgelere ulaşmaya çalışıyorlar. On milyonlarca insan… Ancak göç yükünün bile adil olmayan bir şekilde dağıldığını görüyoruz. Gelişmiş ülkeler göçmenlere kapılarını kapatırken yoksul ülkeler kapasitelerinin çok ama çok üzerinde mülteciye ev sahipliği yapmak zorunda kalıyor. Hem de zor koşullarda ve çok kötü durumda…

Dördüncü olarak gelir adaletsizliğini konuşmalıyız. Gelir adaletsizliği hem ulusal hem de uluslararası düzeyde toplumları içten içe kemiren en büyük sorunların başında geliyor. Ulusal düzeyde son yirmi yıldaki siyasi tercihlerle durmadan artmış olan ekonomik eşitsizlikler toplumsal huzursuzlukların, parçalanmanın ve sosyal adaletsizliğin temel sebeplerinden birisi oldu. Orta direğin zayıfladığı, bazı ülkelerde tamamen yok olduğu, refahın giderek dar bir zümrenin imtiyazına dönüştürüldüğü bu adaletsiz düzende dar gelirli kesimlerin hayata tutunabilmeleri her geçen gün daha da zorlaşıyor. Gelir dağılımındaki bu uçurum sosyal uyumu da en üst seviyede tehdit ediyor. Toplumsal bütünlüğü derin bir biçimde sarsıyor. Adil gelir dağılımının olmadığı bir toplumda biliyoruz ki toplumsal barışın sürdürülebilmesi asla mümkün değil.

Uluslararası düzeyde ise gelir adaletsizliği ülkeler arası eşitsizliği daha da derinleştiriyor ve küresel istikrarı derin bir biçimde sarsıyor. Gelişmiş zengin ülkeler, küresel ekonomi kaynaklarının büyük bir kısmını ellerinde bulundururken düşük ve orta gelirli ülkeler yeterli yatırımları yapamıyor, altyapılarını geliştiremiyor. Kaynaklara kolay ulaşamıyor. Çok büyük yüklerle bir kısmını anca geliştirebiliyor ve kendi içinde toplumsal refahı sağlayamıyor. Bu durum zengin ülkelerin ekonomik ve siyasi güçlerine daha da güç katarken yoksul ülkeleri dış şoklara karşı daha savunmasız ve güçsüz hâle getiriyor.

Son olarak temsilde adaletsizliğe de değinmek isterim. Temsilde adaletsizlik hem ulusların hem de küresel sistemin en büyük yapısal sorunlarından birisi. Ülke içinde temsil adaletsizliği, farklı toplumsal kesimlerin karar alma süreçlerinde yeterince temsil edilmemesiyle kendini gösteriyor. Bu konuda biz de ülke olarak derin bir biçimde bu sorunla baş başayız. Farklı görüşlerin ve grupların haklarının korunması, her vatandaşın sesinin duyulması, gerçek bir demokrasinin olmazsa olmazıdır. Aynı zamanda huzurun, barışın ve güvenin… Bir taraftan demokrasiden bahsedip diğer taraftan bir silaha dönüştürdüğünüz yargı marifetiyle seçilmiş siyasetçileri oyun dışına atarsanız ya da atmaya çalışırsanız temsilde adaletten asla bahsedemezsiniz. Bu alanlardaki adaletsizlik, toplumdaki güveni ve sosyal uyumu derinden sarsar ve zayıflatır. Toplumsal huzursuzluğu daha da derinleştirir.

Küresel düzeyde de benzer bir adaletsizlik yaşanıyor. Bugün uluslararası hukukun jeopolitik çıkarlarla şekillendiği güçlü ülkelerin kendi çıkarları doğrultusunda uluslararası tepkileri yönlendirdiği bir dünyada yaşıyoruz. Karar verici olmak, erk olmak… Giderek işlevsizleşmekte olsalar bile Birleşmiş Milletler, IMF ve Dünya Bankası gibi küresel kurumlarda yoksul ülkelerin yeterince söz sahibi olamadığı gerçeğini hepimiz biliyoruz. Bu seçici yaklaşım, dünyada batılı çıkarların ön planda tutulduğu ve diğer ulusların endişelerinin göz ardı edildiği, hatta yeterince fark edilmediği, dinlenilmediği yönünde büyük bir adaletsizlik duygusu yaşanıyor.

Özetle sıraladığım bu beş adaletsizlik yalnızca bireyler veya ülkeler değil tüm insanlık olarak hepimizin karşısında duran ve gerçekten çözüm bekleyen çok büyük meselelerdir. Konuşmama başlarken “Karşımızda iki seçenek var.” demiştim ve özellikle bu seçenekleri şöyle tarifliyorum: Birincisi parçalanma kriz ve düzensizlikle şekillenen karanlık bir gelecek, yine ifade ettiğim gibi ikincisi de dayanışma, iş birliğiyle inşa edebileceğimiz gerçekten umut dolu bir dünya… Ne yazık ki derinleşen bu adaletsizliklerin her geçen gün daha fazla hayatımızın bir parçası hâline geldiğini yaşıyoruz ve biraz da büyük bir tehdit altında olduğumuzu bilerek ifade ediyorum ki adım adım o hiç istemediğimiz karanlık geleceğe doğru bizi itiyor. Aynı zamanda yaşanan adaletsizlikler toplumsal bir bölünme de yaşatıyor dünyaya. Güveni sarsıyor ve çoklu krizleri kaçınılmaz hâle getiriyor. O bakımdan birçok kriz her gün hayatımıza dâhil olurken sürpriz gibi bizi şoka soktuğunu düşünüyoruz belki ama aslında yaşanan sürecin doğal ve kötü bir akışı olarak önümüzde diziliyor. Eğer bu eğilimleri tersine çevirmezsek karşılaşacağımız gelecek yalnızca daha fazla çatışma ve eşitsizlik içeren bir gelecek olacak.

KARARLILIKLA HAREKETE GEÇMELİYİZ!

Değerli konuklar, yaratıcı endüstrilerin çok özel insanları, temsilcileri,

İşte tam bu noktada tarih bize çok net ve açık bir çağrı yapıyor. Karanlık bir geleceğe sürüklenmektense birlikte daha umut dolu bir dünya inşa etmek hepimizin elinde. Zorlukların büyüklüğü ve küreselliği bizi yıldırmamalı. Kararlılık, cesaret ve kesinlikle ve kesinlikle kendine güvenmek ve inanmak… Aksine işte geleceğimizi nasıl dönüştüreceğimize karar verme fırsatını yakaladığımız bu dönemde, az önce söylediğim o duyguları hissetmemiz gerekiyor. Kararlılıkla harekete geçmeliyiz. İyimser bir geleceği şekillendirmek için beklediğimiz aktörler, başkalarına bakarak değil aynaya bakarak kendimizi görmeliyiz. Bizleriz! Toplumlar olarak, liderler olarak, bireyler olarak hepimiz dayanışma ve iş birliği içerisinde olursak öyle bir geleceği inşa etmemiz mümkün. İşte inşa edeceğimiz daha umut dolu bir dünya ve Türkiye, adalet ve refah odaklı bir yeni siyaset anlayışıyla mümkündür. Ülke olarak toplumsal refahı artırmak, değerlerimizi güçlendirmek, kaybettiğimiz itibarı ve ilişkileri onarmak adına kararlı bir yol haritasına kesinlikle ihtiyacımız var.

Ben bu amaçla üç boyutlu bir politika öneriyorum: Refah, değerler ve yeniden inşa.

İlk boyut, refah boyutudur. Refahın sürdürülebilir olması için sosyal devleti genişletmeli, gelir eşitsizliğini azaltmalı, iş gücünü ise eğiterek modern ekonomiye entegre edecek mekanizmalar kurmalıyız. Genç bir nüfusumuz var. Ekonomik kalkınmamızı yalnızca mevcut kaynaklarla sınırlı tutmak yerine, teknolojiyi yakalayacak ve geleceğin endüstrilerine yatırım yapacak bir vizyon geliştirmeli aynı zamanda güçlü ve dünya ölçeğinde ses getirecek yeni bir hikâye yazmalıyız. Bizim Türkiye olarak geleneksel, küresel ekonomide payımız yüzde bir. Buna karşı dijital ekonomideki payımız ise ne yazık ki binde bir civarında. Birleşmiş Milletler tarafından yapılan araştırmalara göre yapay zekânın da aralarında olduğu 17 ileri teknoloji alanı 2030 yılına kadar 10 trilyon dolarlık bir pazar yaratacak. Bu oran Hindistan ekonomisinin mevcut büyüklüğünün yaklaşık üç katı. Refahı gerçek anlamda yaygınlaştırmak için üretim kapasitemizi, teknoloji altyapımızı ve eğitimli nüfusumuzun gücünü artırmalıyız. Böylece ülkemizi her türlü dış şoklara karşı daha dirençli hâle getirmeliyiz. Şayet dünyadaki en büyük ilk on ekonomiden biri olmak, ilk on ihracatçı ülkeden biri olmak gibi hedeflere doğru yürüyeceksek mutlaka inovasyon ekosistemine stratejik yatırımları da yapmalıyız. Teknolojik ve dijital dönüşümlerle Türkiye’nin sanayisini, ticaretini, yaratıcı endüstrilerini ve ihracatını bir üst lige taşımak zorundayız ve özellikle yeni bir milli sanayi politikası ve nitelikli insan kaynağı, güvenilir ve kapsayıcı kurul ve kurallar ile bilim, teknoloji ve inovasyona dayalı endüstriyel strateji belirlemeli, paydaş ekonomi anlayışıyla ülkemizi sıçrayarak hızla kalkındırmalıyız.

Yeni nesil sanayi politika yasası çıkararak özellikle yüksek teknoloji üretim ve katma değerli ihracat yapan stratejik sektörlere eğitimden yatırımlara kadar uzun vadeli ve uygun koşullarda destek sağlamalı, bu alandaki insanlarımızın cesaretini artırmalıyız. Ancak ve ancak bu yolla, yalnızca ekonomik büyümeyi değil aynı zamanda toplumsal refahı da hep birlikte artırabiliriz.

Bu alanlarda daha fazla gecikmek, ileri ve zengin ülkelerle aramızın bir daha kapatamayacak kadar açılması sonucunu doğurabileceği riskiyle karşı karşıyayız. O bakımdan gerçekten çok yeni bir tarihi dönemin başlangıcı ya da bir tarihin başlangıcı gibi bakarsak işte tam da böyle büyük bir riskin eşiğinde olduğumuzu bu kapsamda unutmamalıyız.

İkinci boyut ise değerler boyutudur. Türkiye hem ülke içinde hem de dünya sahnesinde özgürlükleri, adaleti ve demokrasiyi savunan bu değerlere de sımsıkı bağlı bir ülke olmalıdır. Değerlerimizi korumak ve güçlendirmek için içeride güçlü bir hukuk devleti kurmalı, vatandaşlarımızın tamamını, bir kişiyi dahi geride bırakmadan hak ve özgürlüklerini garanti altına almalıyız. Toplumda hak ve adaleti güçlendirecek farklı görüşlerin bir arada ve uyum içinde yaşamasını sağlayacak bir anlayışı mutlak hâkim kılmalıyız. Ayrıca çevre ve iklim adaletini gözeten ekonomik kalkınmayı insan hakları ve sosyal adaletle birleştiren politikalarla yalnızca kendi ülkemizde değil dünyada da örnek olmalıyız çünkü dünyada Türkiye’nin pozisyonu çok stratejik.

İçine düşürüldüğümüz kimlik bunalımından hızla çıkmalı, ülkemizi tam bir özgürlükler adasına çevirmeliyiz. Küresel düzeyde iş birliği, dayanışma ve demokrasiye dayalı bir düzenin inşasına liderlik etmeliyiz.

Üçüncü ve son boyut ise yeniden inşa. Bir tarihin başlangıcı gibi. Son 20 yılda bozulan, dostlukları zedeleyen ve toplumu ayrıştıran yaklaşımları geride bırakarak toplumsal birlik ve dayanışmayı yeniden inşa etmek zorundayız. Ekonomik, sosyal ve kültürel olarak kaybettiklerimizi geri kazanmak için toplumsal ilişkilerimizi sağlıklı ve karşılıklı güvene dayalı bir temele oturtmalıyız. Bu yeniden inşa süreci, kurumlarımıza güvenin yeniden tesis edilmesini, hukukun üstünlüğüne olan inancın pekiştirilmesini, ülke içinde adaletin ve toplumsal barışın sağlanmasını içermelidir. Bu yolla Türkiye’nin dayanıklılığını artıracağız, birlik içinde hareket edecek güçlü bir toplumu ancak böyle oluşturabiliriz. Bu üç boyutlu strateji, Türkiye’yi sadece ekonomik açıdan değil sosyal, siyasi ve kültürel açıdan da çok daha güçlü bir konuma taşıyacaktır. Türkiyemizin, bu cennet vatanımızın ve güzel milletimizin yeri de orasıdır.

Refahı artıran değerlere bağlı kalan ve toplumsal bağları onaran bir Türkiye, yalnız vatandaşlarına değil, inanın öyle büyük etkisi var ki bu ülkenin, dünya toplumuna da çok büyük katkı sunacaktır.

KARŞIMIZDA TARİHİ BİR DÖNÜM NOKTASI VAR

Değerli gençler, sevgili konuklar,

Bir kez daha vurgulamak isterim. Karşımızda tarihi bir dönüm noktası var. Bugün ya adaletsizliklerle ve krizlerle parçalanmış bir dünyaya doğru sürüklenmeye devam edeceğiz ya da dayanışma, iş birliği ve adaletle şekillenecek daha aydınlık bir geleceğe hep birlikte güçlü bir adım atacağız.

Şunu bilmeliyiz ki bu karar yalnızca hükûmetlerin kararı değil, olamaz. Yalnızca o alanın içerisinde olan küçücük bir zümrenin iradesi, suçu da değil kârı da değil. O bakımdan toplumların, bireylerin, her kişinin ve tabii ki liderlerin birlikte, hep beraber alması gereken bir karardır. Zorluklar büyük olsa da önümüzde inşa edebileceğimiz daha kapsayıcı, daha adil ve daha sürdürülebilir bir dünya var. Refahı artıracak değerlerimizi güçlendiren ve onaran bir anlayışla hareket edersek bu geleceği hep birlikte kazanabiliriz, yakalayabiliriz, onun en ön sıralarında koşabiliriz. Bu noktada da açıkçası tarih bize güçlü bir çağrı yapıyor.

Yeni ve adil bir başlangıç mümkün.

Daha adil, daha güçlü ve daha dayanıklı bir Türkiye ve tabii ki tam da söylediğim bu kapsamda daha güçlü bir dünya inşa etmek bizim elimizde. Beklediğimiz, aradığımız o aktörleri orada, burada aramaya gerek yok. Tekrar ifade ediyorum, aynaya baktığınızda gördüğünüz o kişi, o aktörlerden birisi. Toplumlar, liderler, bu salondaki bireyler ve bu ülkenin eşit ve onurlu vatandaşları olarak hepimiz birlikte bu görevi üstlenmeliyiz. Bu yolda vazgeçmeden, umudumuzu kaybetmeden hep birlikte kararlılıkla ileriye doğru hep beraber koşalım istiyorum.

Elimizde derslerle, ilhamlarla dolu bir deneyim yaşadığımızı düşünüyorum. Elbette bir gelişim aşamasında olan İstanbul tecrübesi. Bu tecrübe bize toplumsal refahı artırmayı amaçlayan politikalarla neler başarabileceğimizi gösterdi. Toplumun inancını nasıl yükseltebileceğimizi gösterdi. Özgürlük, adalet ve demokrasi değerlerine dayalı, birlik ve dayanışmayı yeniden inşa etmeye kararlı bir anlayışın toplumda nasıl bir karşılık bulacağını hepimize gösterdi. Stratejik ve jeopolitik konumuyla Türkiye ekonomisinin kalbinin attığı yerdir İstanbul. Bir dünya kenti, küresel bir güç İstanbul. Adil, yeşil ve yaratıcı bir kent olma vizyonuyla, umut dolu bir performans sergiliyor bütün zorluklara, bütün sıkıntılı hâllere rağmen. 16 milyon İstanbullu ile beraber ortaya koyduğumuz İstanbul’un gelecek vizyonu, 2050 vizyonu, değişime açık, girişimciliğin ve yaratıcılığın merkezi olan, yarattığı zenginliği toplumsal refaha dönüştüren, nitelikli iş gücünü ve istihdamı artıran, toplumsal ve ekonomik çeşitliliğiyle herkesi kucaklayan, kapsayan demokratik bir kent öngörüyorum. Bu yolda atılan her adım İstanbul’un tarihi çağrısına verdiği umutlu ve kararlı yanıtın ifadesidir. Yüzde yetmişlere varan çalışma çağında olan nüfus oranıyla Avrupa Birliği ortalamasının çok ama çok üzerinde önemli bir avantaja sahip İstanbul. Böyle bir kentte iş dünyasına da uzun vadeli bir perspektifle sorumluluk içerisinde davranma görevi düşüyor ve mutlaka çok sorumlu bir yerde durduğunu da özellikle iş dünyasına hatırlatıyorum.

DEMOKRASİ, İKTİDARLARIN KEYFİLİĞİNE BIRAKILAMAZ

Biz toplumsal görev ve sorumluluklarının idraki içerisinde hareket eden ve herkesin, her kesimin yüklerini paylaşmaya hazır ve kararlı olduğumuzu her yerde ilan ettik, burada da ilan ediyoruz. Bunu söylerken şunu da ifade edeyim: Herkesin kendini görmesini, kendini hissetmesini söylerken elbette ki en önemli görevin en başta bana düştüğünün de ben farkındayım, iyi biliyorum. Tarihin bu zor dönemecinde ülkemizde yanlış giden işleri düzeltmek, kentlerimizi ve doğamızı korumak, demokrasimize sahip çıkmak, hakkı ve hukuku korumak, haklının yanında olmak, yanlışın karşısında kurmak her zamankinden daha da önemli. O nedenle kendimi bu konuda ben çok üst seviyede sorumlu kabul ediyorum. Ben öyle hissediyorum ve o sorumlulukla koşmaya, çalışmaya kendimi adıyorum. Başta haksız ve hukuksuz kayyum atamaları olmak üzere ülkemizde uygulanan demokrasi karşıtı vesayetçi tutumlara sesimi yükseltmeyi hiçbir zaman geri bırakmıyorum ve çok önemsiyorum. Bir ülkede demokrasi, iktidarların keyfiliğine asla bırakılamaz.

İNİSİYATİF ALMAYA DEVAM EDECEĞİM
Ekrem İmamoğlu Brand Week 2024

Bu ülke 200 yıldır demokrasi mücadelesi veren topraklarda, 101 yıldır muhteşem bir Cumhuriyet hikâyesi var, zorluklarıyla, hatalarıyla, eksikleriyle… İşte tam da bu pencereden baktığımızda bir belediye başkanı görevden alınacaksa bu muhakkak bağımsız yargı tarafından verilecek bir karara bağlı olmalı. Görevden alınan belediye başkanı yerine geçici olarak gelecek kişiyi demokrasi ve hukukun kuralı gereği belediye meclisi seçmeli. Evrensel hukuk ve demokrasi standartlarının önümüze koyduğu kurallar bunlardır. Biz o kuralların yazıldığı tarih içindeki birçok masada var olduk. Bugünkü tutum ve davranışların hiçbirimize yakışmadığının, başımızı öne eğdiğinin hepimiz farkında olmalıyız. İşte bu yüzden evet, konumum gereği hem İstanbul’un Belediye Başkanı hem Türkiye Belediyeler Birliği’nin başkanı olarak inisiyatif alıyorum. İnisiyatif alıyorum ve almaya devam edeceğim. TBMM’deki partilerin genel başkanlarıyla bizzat görüşüyorum ve görüşmeye devam edeceğim. Görüşemeyen ya da görüşememesini istismar olarak nitelendirip kabul etmeyen insanlara da ısrarla gitmeye devam edeceğim. Hiç kimsenin bizim ısrarımızdan, iyi niyetimizden kurtulma şansı yok çünkü biliyorum ki iktidarların hukuk ve demokrasi dışı arayışlarının cezasını onlar çekmiyor ki. Millet ve ekonomi hem de uzun yıllar boyunca çeker. “Milletin değil benim dediğim olur.” anlayışıyla hareket eden iktidarlar, güçlü bir tepkiyi, demokratik tepki görmezse bir zaman sonra kendilerinde her hakkı bulurlar. Bugün Türkiye’de yaşanan da budur. Buna asla fırsat vermeyeceğiz, vermemeliyiz.

MİLLETİN GÜCÜNÜ KENDİ GÜCÜ ZANNEDENLERİN ÇOK GÜÇLÜ BİR DEMOKRATİK UYARIYA İHTİYAÇLARI VAR

Geleceğe dair tariflediğimiz bütün çağdaş, teknik, bilimsel unsurlar kadük kalır aksi takdirde. Milletimizin ekonomik zorluklardan sağlık, eğitim, adalet, güvenlik sorunlarından dolayı yaşadığı isyanı duymazdan gelenlerin milletin verdiği gücü kendi gücü zannedenlerin çok güçlü bir demokratik uyarıya ihtiyaçları vardır. Burada sizler vasıtasıyla bu ülkenin çok yetenekli insanları vasıtasıyla yaratıcı gücü dünyaya yarışmamızın lokomotif gücü insanları vasıtasıyla tüm milletimize seslenmek isterim: Biz demokrasiyi koruyacak, özgürlüklere sahip çıkacak sorumlulukla hareket etmek zorundayız ve ediyoruz. Etmeye de devam edeceğiz. Bu süreçte hiçbir şekilde geri adım atmayacağız.

Türkiye’nin geleceğinin muhafızı olmak için tüm gücümüzle mücadele edeceğiz.

Bu konular konuşulmadan, bu konuları çözmeden özellikle sizin gibi çok ama çok yetenekli insanların başarılı olmalarının önünde çok acı ve hepimizi üzen engeller oluşacaktır. Onun için bu engelleri de hep birlikte ortadan kaldırmalıyız.

Sözlerime son verirken şehrimize büyük değer kazan Brand Week İstanbul etkinliğini düzenleyen tüm ekibe yürekten teşekkür ediyorum. Bu renkli, çağdaş ve yaratıcı ortamı hazırlayan ve sizleri de bir araya getiren, sizlerin birliğinden aldığımız güçle bizim de yarınlara daha çok koşmak ve sizlere çok daha güzel bir gelecek hazırlama sorumluluğunu bize hazırlayan ve gösteren herkese teşekkür ediyorum.

Hepinizi, sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

 

 Brand Week Istanbul 2024 Açılış Konuşması - "Yeni ve Adil Bir Başlangıç Mümkün"