Sizleri bugün İstanbul’da, Beşiktaş Belediyemizin Meclis Salonu’ndan selamlıyorum.
Halkın iradesiyle seçilmiş ve bu meclis salonunda, özellikle Beşiktaş’ta sadece Cumhuriyet Halk Partili üyelerini seçerek tamamının Cumhuriyet Halk Partili olduğu bir meclis salonundan halkı temsil eden bu salondan ve tabii ki çok kıymetli Belediye Başkanımızın da her zamanki gibi Beşiktaş’ta rekor oy aldığı bir biçimde seçildiği, Belediye Başkanı olduğu Rıza Akpolat kardeşimizin de seçilerek buradan hizmet ettiği halkımıza dair iyi hizmetler üretme konusunda süreci yönettiği meclis salonundan sizleri selamlıyorum.
Ne yazık ki bu selamlamanın içerisi bugün hizmet değil de hizmetin dışında, özellikle adaletin, yargının işletilme biçimine dönük, yine hepimizi üzen ve gerçekten bu milleti gerçek sorunlarından uzaklaştırmaya dönük yapılan bu bilinçli adımların, vasat süreçlerin, insanlarımızı umutsuzluğa sürükleyen kötü hâllerin nasıl yürüdüğünü, nasıl bu hâle geldiğini sizlerle paylaşmak üzere Beşiktaş Belediyemizin Meclis Salonu’ndan sizlere sesleniyorum.
Sözlerime 2 taziye mesajı ile başlamak istiyorum.
İkisi de ne yazık ki hukuk dünyasından.
Haberlerde hak ettiği yeri görmediği için, pek çok genel geçer konu saatlerce ekranlarda tartışıldığı hâlde, bu genç ölümler, bu acı ölümler, kısa bir haberle geçiştirildiği için konuşmama bu konuyla başlamak istedim.
Çünkü yaşamını kaybedenlere, ailelerine ve sevdiklerine bu hepimizin borcu.
Geçen hafta 2 genç hukukçu yaşamlarına son verdi.
Bunlardan bir tanesi stajyer savcı merhum Mithat Can Yalman’dı. İntiharında, mobbing iddiaları ve şikâyetlerine yanıtsız kalınması, hukuki hakkının aranmasında yalnız bırakılması gibi nedenler gösterildi. Nedeni bilinmeyen mesleki bir yalnızlığa bırakılmıştı. Gencecik hukukçu kardeşimiz dayanamadı canına kıydı. Allah’tan rahmet diliyorum.
Aynı hafta genç yaşta canına kıyanlardan bir başkası Avukat Mert Akdoğan’dı. Mert Akdoğan, bu genç rahmetli kardeşimiz… Baş sağlığı diliyorum bütün yakınlarına, ailelerine. Mert Akdoğan hakimlik ve savcılık sınavında binlerce kişi arasında 115'inci olma başarısı gösterdi. Önemli bir başarı elde etti. Ama ne olduysa, Türkiyemizin son döneminin en büyük hastalığı, kötü virüsü olan o sözlü mülakatta eleniverdi. Pek çok kamuya giriş mülakatında elenen binlerce torpilsiz ama ne yazık ki hak ettiğini alamayan liyakat sahibi gencimiz gibi. Hatırlayın; 2023 seçimlerinden önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kaldırma sözü verdiği ama aradan geçen 2 yıla rağmen kaldıramadığı mülakat uygulaması yüzünden insanlarımız, gençlerimiz umutsuz. Bu gencecik avukat kardeşimiz de Hukukçu Mert Akdoğan canına kıydı.
1 imza ile bu mülakat garabeti kalkabilirdi.
İşte çözülmesi gereken temel mesele, sorun bu, bunlar.
Bunun için para lazım değil, kredi lazım değil, TBMM’de uzlaşı lazım değil. Sadece 1 imza lazım.
Sözü verdi ama sözünü tutmadı.
Merhum Mert kardeşimiz, pek çok avukat gibi ekonomik zorlukları yaşadı ve hakimlik-savcılık sınavına girerek, hayali olan bu millete hizmet etme arzusu olan, devletimizin yargı sürecinde, devlette görev almak istedi. Binlerce aday arasında başarılı sonuç almasına rağmen hedefine ulaşamadı.
Şimdi soruyorum; hakimlik ve savcılık sınavında on binlerce aday arasında 115. olan bu pırlanta gibi genç avukata sözlü mülakatta ne sordunuz da bu başarılı genç elendi? Hangi çok zor soruyla başarılı avukatı, o genç kardeşimizi kamuya layık görmediniz?
Çok sorusu var milletimizin. Her gün… Ben pazarlarda, sokaklarda yüzlerce, binlerce soru muhatabıyım. Var ama yanıtlar ne yazık ki yok. Çünkü, yanıt verecek insanlar, yanıtın muhatabı insanlar, toplumdan, vatandaştan koptu. Bir sistem, bir süreç, bir avuç yöneticinin vatandaşla kopmuş, kendini kendi dünyasında hülyalarda hisseden bir pozisyona oturdu. Savcı adayı Mithat Can Yalman'a, Avukat Mert Akdoğan'a bir kez daha candan, yürekten, bütün özrümüzü dileyerek, onlara borcumuzu tekrar ifade ederek, Allah'tan rahmet, acılı ailesi ve sevenlerine başsağlığı diliyorum.
Acı örneklerle gördüğümüz gibi Türkiye'de özellikle hakimlik ve savcılık mesleklerine atama yapılırken son yıllarda tarifsiz bir biçimde, liyakat değil de çok ciddi bir tırmanışla, yani hani kör göze parmak sokacak bir biçimde, siyasal mülahazalar öne çıkıyor. Hâl böyle olunca bu şekilde mesleğe kabul edilen hakimlerden ve savcılardan adil ve tarafsız olmalarını beklediğimiz o meslek sahibi insanlardan beklentilerimiz, artık çok aşağılara düşmeye başladı. Ülkemiz adına çok üzücü bir durumdur bu.
Bakın; bu sorun, hani “Memleket için bir beka sorunu” diyor isek bu sorun ülkemizin en önemli en ciddi iki beka sorunundan birisidir diyebilirsiniz. İkinciyi siz kendinize göre koyun. En önemli beka sorunudur. Ve bu her geçen gün derinleşen ve ülkenin işleyişini çürüten, en derin, en önemli sorunlarından birisi hâline gelmiştir.
İşte tam da bu yönüyle biz de ne yazık ki İstanbul’da adil ve tarafsız olmayan bir başsavcılıkla karşı karşıyayız.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olan beyefendi ve genç savcılardan oluşan ekibinde bu adaletsizliği görmek çok mümkün, bu adaletsizliği aylardır yaşıyoruz, yaşamaya devam ediyoruz. Örnekleyerek anlatayım. Mesela gözaltı tedbiri, hukuken ancak taraflarının ifadelerinin normal şartlarda alınamadığı, engellerin oluştuğu ya da oluşacağı durumlarda uygulanacak bir tedbirdir.
Sanki bu rutin bir uygulamaymış gibi yani her gün evinden şafak vaktinde insanlar baskınla alınıyormuş gibi… Buna rağmen nerede oldukları belli olan, ne zaman çağrılsa gelecek ve hesap verebilecek olan kamu görevlileri ve tabii ki Belediye Başkanımız Rıza kardeşim, şafak operasyonuyla gözaltına alınmıştır. Burada bir şafak operasyonu yapılmasına ve gözaltı tedbirine başvurulmasına sebep olan zorunluluk nedir? Ve bu zorunluluk hukuktan kaynaklanan bir zorunluluk değilse hangi kaynaktan doğmaktadır? Bunu niçin yapıyorsunuz?”
Bu zorunluluk hukuktan kaynaklı değil. Az önce bahsettim nasıl olması gerektiğini. Hukuktan kaynaklanan bir zorunluluk değilse hangi kaynaktan doğmaktadır?
Sizi zorlayan nedir? Sizi mecbur bırakan nedir? Şehvetle yaptığınız bu uygulamanın amacı nedir?
Şimdi size bu zorunluluğun kaynağını anlatayım, dikkatli dinleyin lütfen.
Seçim mevzuatımıza göre hakimler ve savcılar, seçimlerde bir siyasi partiden aday olmak için istifa ederse ve seçimi kazanamadıkları hâlde, siyasi bir görev almayı istemiş oldukları için hakimlik ve savcılık görevlerine geri dönemiyorlar.
Bakın aday olmak için. Yani "seçilmiş" demiyor yani. Seçilirsen, istifa edersen değil “Aday olmak için istifa edersen” diyor. Hâlbuki birçok kamu görevine geri dönebilirsiniz. Ama burası o kadar hassas ve o kadar kutsal bir yere konuyor ki “Geri dönemezsin” diyor. Bu kadar değerli, bu kadar isabetli bir düzenleme var bizim hukukumuzda. Yazanın kalemine sağlık. Allah ondan razı olsun.
Ama sonra bir bakıyoruz Adalet Bakan Yardımcısı olarak yaklaşık 28 ay görev yapmış olan bu beyefendi İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olarak atanıyor. Şimdi denilebilir ki “İyi de bakan yardımcılığı seçim sonucu gelinen bir görev değil, atamayla gelinen bir görev. Ne ilgisi var?”
Çok ilgisi var!
Başka bir rejimdeyiz şu anda. Başka bir sistemin içerisindeyiz. Çok ilgisi olduğunu da ben demiyorum bu arada. Söz verip mülakatı kaldırmayan Sayın Cumhurbaşkanı söylüyor. Sayın Cumhurbaşkanı 8 Haziran 2011 tarihinde, Bakanlıkların Yeniden Yapılandırılmasına ilişkin basın toplantısında, bakan yardımcılarının hükümetle gelip hükümetle gideceğini söylüyor. Hükümetle gelecekler, hükümetin görevinin bittiği gün hükümetle gidecekler.
Özellikle bakan yardımcılarının bir anlamda “siyasi müsteşar” görevi yapacağını açıkça belirtiyor. Kendisi söylüyor. Siyasi müsteşar. Dikkatinizi çekerim. “Bakan yardımcıları, siyasi müsteşar olarak görev yapacaklar” diyor. Açık kaynakları açıp bakın, bu söylediğim süreci net olarak okuyabilirsiniz ve bu bilgiye ulaşabilirsiniz.
Dolayısıyla Sayın Cumhurbaşkanı'nın 2011 yılındaki basın toplantısında yaptığı açıklamaya bakarsak, İstanbul'da görev yapan, bir dönem Adalet Bakan Yardımcısı olan beyefendi, Adalet Bakan Yardımcısı olarak atandığı tarih itibarıyla, bir nevi onun ismi “siyasi müsteşar.” Siyasi müsteşar olarak göreve başlamıştır.
Bence de o siyasi müsteşarlık görevini terk etmediği gibi içselleştirmiş de birisidir.
Yani Adalet Bakan Yardımcısı olarak görevde kaldığı 28 ay boyunca, Cumhurbaşkanı ifadesiyle, net olarak bir siyasidir. Bu durumda seçim mevzuatına göre, siyasi olarak herhangi bir göreve aday olan bir hakim veya savcı, görevine dahi geri dönemezken, yaklaşık 28 ay boyunca Adalet Bakan Yardımcısı olarak görev yapmış bir siyasi müsteşar, şu anda İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı!
Şuna girmiyorum yani. “Oraya çıkıp bakan yardımcısı da dönüp niye İstanbul Başsavcısı?” Ona da ayrıca girmiyorum. Milletimiz anlıyor niye girmediğimi? Bizim milletimiz zekidir.
Cumhurbaşkanının deyimiyle “siyasi müsteşar” olan beyefendi, görev aldığı bu kentte düşünün… Düşünün. Kendini çok mensup ve o hissettiği hatta onu içselleştirdiği, yaşadığı, bugünün merkezi iktidarı olan hükümet olan partiyi İstanbul'da üç kez seçimde yenerek Büyükşehir Belediye Başkanı olmuş bir kişiyle Ekrem İmamoğlu'yla görüşemeyecek kadar kendini siyasi erke teslim etmiştir.
Cumhuriyetin savcısı olmak, Allah aşkına bu mudur? Cumhuriyetin savcısı olmak bu değildir.
Dünyanın neresinde bir kentin belediye başkanı ile savcı görüşemeyecek? Bir belediye başkanı, vali, kaymakam, savcı, başsavcı… Bunlar birbiriyle istişare hâlinde, birbirine ihtiyaçları var. Göreve geldiğimiz ilk günden itibaren ama yargının ama kamunun her talebini “Hizmetlerini layıkıyla yapabilsinler diye kurum adına, memleket adına, devlet adına emir telakki edip, yerine getirme konusunda cansiparane mücadele edeceksiniz.” diyen bir belediye başkanıyım.
Bir belediye başkanıyla görüşemeyecek kadar siyasi birisinden bahsediyorum. İşte onun için, bu hususu milletimizin takdirine bırakıyorum.
Değerli Basın Mensupları;
İstanbul’da bu hukuksuz gözaltılar, kayyım atanması Esenyurt ile başladı. Devletine yıllarca akademisyen olarak hizmet eden, dekanlık, rektörlük yapmış bir profesör 65 yaşında bir gecede ‘terörist’ ilan edilip yine tamamen ahlak dışı bir şafak operasyonuyla cezaevine atıldı.
Ne yazık ki çabuk unutuyoruz. Böyle bir sorunumuz var. Çabuk unutmakta şöyle bir sebebimiz de var: O kadar adaletsizlik yaşıyoruz ki… O kadar bir ülkeye, hele hele bu canım Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne, hele hele Mustafa Kemal Atatürk'ün, milletin daha diline düşmemişken “Demokrasi, cumhuriyet, adalet, eşitlik, kadın-erkek eşitliği” diye 102 sene önce kurduğu bir ülkeye, bu cennet vatanın evlatlarına yakışmayan bir biçimde uygulamalarla, şafak operasyonuyla tutuklandı. İşte onun için unutmakta haklıyız.
Ama ben size unutturmayacağım.
30 Ekim gecesi, İstanbul Başsavcılığı'nın Ahmet Özer operasyonu için basın bilgilendirmesinin flaş bilgisi aynen şöyleydi: “Ahmet Özer, terör örgütü liderlerinden biriyle 14 kez telefonla görüştü” diyor. Sanki yeni gibi lanse edilen bu iddia, bir bakıyoruz ki 10 yıl öncesine ait çıkmış. Daha sonra bir şey daha ortaya çıktı. Aynı tarihlerde şu an hâlen AK Parti milletvekili olan bir kişinin bırakın telefonu, terörist ilan edilen kişiyle akşam yemeği yiyip saatlerce sohbet ettiği fotoğraflar ortaya çıktı. Sonra ne oldu? Bu flaş bilgi, cazibesini yitirdi. Hemen çöpe atıldı.
Niye çöpe atıldı? Çünkü, ucu AK Parti'ye dokundu, milletvekiline dokundu. “Büyük olay” denen konu, bir daha hiç konuşulmadı. Kamuoyuna unutturuldu. Algıyı değiştirmek için başka başka tutuklamalar başladı. Ahmet Hoca'nın adeta “Selamünaleyküm dediği kim varsa, çeşitli gerekçeler öne sürülerek, tutuklandı.
Aynı 30 Ekim gecesi, bazı gazetelere “Esenyurt dosyasında çok şey var, göreceksiniz” haberi salan savcılar… 80 gün geçmiş yahu, 80 gün! Hâlâ bir iddianame yazabilmiş değiller. Operasyon hazırlanırken, 10 yıl öncesinin telefon kayıtlarına bile bakanlar, hazırlıklarını yapıp operasyonu başlatanlar, hukuksuz operasyon yapanlar, ne acı ki 80 gündür bir iddianameyi dahi yazmıyor.
Bitmeyen bir, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin çok az gördü, inşallah da hiç görmesin, bir yargı tacizi altındayız biz. Şimdi yeni operasyonlarla, şehvetli heyecanlar peşinde bu arkadaşlar.
Şu anda Belediye Başkanımız ve çalışma arkadaşlarından bazıları gözaltında. Sebep ne? Bir iş insanı varmış, ama o iş insanı aslında bir suç örgütü lideriymiş. Bu kişinin şirketlerine, aralarında bizim yönettiğimiz İBB’nin bazı şirketlerinin de olduğu, CHP’li belediyeler ihale vermiş. Burada bazı istismarlar olabilirmiş.
Başsavcılığın sözcülüğünü yapan gazeteler, televizyonlar gizli dosyaların detaylarını böyle yazıyorlar. Yani CHP’li belediyeler ve İBB’nin iş verdiği bu firma üzerinde şaibeler var, çok önemli! Dosya, bir de gizli. Bize gizli ama! Malum medyaya açık!
Ben de pazartesi günü çok önemli şeyler söyledim. Bu firma -burada Grup Başkanvekilimiz ve milletvekillerimiz var- bu firma Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden, Yargıtay'dan, Türk Hava Yolları'ndan, pek çok üniversiteden, pek çok kamu üniversitesi hastanesinden, pek çok AK Partili belediyeden de ihale almış.
Dedim ki “CHP belediyelerine ve İBB’ye yaptığınız işlemleri; dosya topladınız, bir sürü şey yaptınız, baskın yaptınız, insanları tutukladınız; bu devlet kurumlarına da yapacak mısınız?” diye sordum ama hâlâ yanıt yok.
Aynı uygulamaları onlara yapmayın. Yani sakın evlerini basmayın. Bunu ben istemiyorum. Bana yapılmasını istemediğimi kimseye yapmayın. Ama işlemleri yapacak mısınız, diye sordum. Hâlâ çıt yok. Yanıt yok. Öyle ya bu kurumlar da aynı bahsi geçen kişiye ait şirketlerle iş yapmış. İşlem yapacak mısınız? Biz de aynı yasaya tabiyiz, onlar da aynı yasaya tabi.
Yoksa acaba derdiniz, sadece İstanbul'la mı sınırlı?
İstanbul'dan başka bir yeri gözünüz görmüyor mu? Bu soru çok önemli.
Mesela bu suç örgütü lideri denen kişinin şirketi… Dedik ya başka başka kurumlara, devlet kurumlarına, belediyelerine iş yaptı. Tekrar edeyim; yani dosyanın başlangıcı bir şirket ve o şirketin sahibi suç örgütü lideri. Yani bir örgüt kurmakla suçlanan bir kişi. Onun için diyor “Ben bu kurumlara gittim ve insanları tutukladım” diyor ya.
Yine aynı kişinin şirketi, AK Partili Isparta Belediye Başkanı'na, çok lüks kategorisine giren milyonlarca liralık -kusura bakmasınlar marka ismini vereceğim- Audi A8 marka bir makam otomobilini hediye etmiş. Hibe etmiş. Bakın kiralamamış. Milyonlarca liralık bir hediye. Hem de makam arabası. “Her gün bin, beni hatırla! Beni sakın unutma!” Hem de bir belediye başkanına.
Mesela Isparta Belediye Başkanı’na bunları soracak mısınız? "Bu iş insanı neden size milyonlarca liralık bir aracı hediye etti?", diye.
Başka kurum ve kuruluşlarda bu ve benzeri işlemler yapılmış mı; bunları araştıracak mısınız?
Bu iş insanı neden size milyonlarca liralık bir aracı hediye etti diye bu sorgulamaları yapacak mısınız?
Aynı şirket başka araçlar da hibe etmiş bu arada. Mesela bunlar sayın savcı beylerin neden hiç dikkatini çekmiyor? Çok enerjiksiniz, çok heyecanlısınız, çok şehvetlisiniz evlerin kapılarına insanlar yollarken “Kapıları kırarız, ederiz” derken. Neden bunlar dikkatinizi çekmiyor da gözleri hep CHP’li belediyelerde, gözleri hep İstanbul'da?
Nedeni “siyasi müsteşarlıkta” gizli.
Kendimizi emanet ettiğimiz yargı kurumunun çok inandığımız, bizi en yüce bir şekilde koruyan, “Devletin dini adalettir” diyen inanca sahip insanlar olarak, kendimizi emanet ettiğimiz, bu ülkenin çok saygın yargı mensupları var, çok saygın, çok muteber, çok kadim yargı kurumlarımız var, bu kurumlarımızın çok saygıdeğer en üst makamlarına varıncaya kadar sesleniyorum:
İtibarsız her hukuki adım sizlerin de bu ülkenin adalet duygusuna da binlerce yıllık ülkemizin var olma ülküsüne de adaletin kutsallığına da zarar veriyor.
Zarar veriyor. O yargı mensuplarına diyorum:
Çocuklarınızı bu ülkede tutamazsınız böyle olursa. Gençler bu ülkeden gider. Analar peşinden bakar, ağlar. Bu nasıl önlenecek? Bu adaletsiz tutum, tavır, bu dedikodular, adalet… Yani koridorlarda dönen konuşulan işler, laflar… Bu nasıl önlenecek?
Bu benim konum değil. Bu tür durumlarda ne yapılması gerekiyorsa bu ülkenin saygıdeğer savcıları, saygıdeğer hakimleri, bu ülkenin, yargının o güçlü ve kadim kurumları, yüzlerce yıllık yıldır var olan o kadim kurumları… Ne yapılması gerekiyorsa onu yapmak sizlerin görevi.
Bunu bir babanın, bir vatandaş Ekrem'in, çocukları, ailesi, namusu için yaşayan bir Ekrem İmamoğlu'nun bir feryadı olarak kabul edin. Tabii aynı zamanda 16 milyon İstanbullu için, 86 milyon yurttaşımız için de bunu söylüyorum. Herkes, oturduğu kamu makamının hakkını vermek zorunda.
Bakın bunlar, bu ülkede yaşanıyor. Yani ben, benim yaşadığım davayı anmak bile istemiyorum. Böyle bir dava olmaz. Şurada çıkalım, bir kahvehaneye girelim “ahmak davası var” diyelim; gülerler sana. “Gel, kâğıt oynayalım” der, “Bırakalım, böyle dava mı olur” derler insana.
Bakın İstinafta bekletilen “ahmak davası” devam ediyor. Siyasi yasak davası. Siyasi yasak davam. Ahmak! Ahmak davası! Siyasi yasak! Davamın hakimi usule uygun olmayan şekilde değiştirildi. Burada bunu yüzlerce defa dile getirmiş Genel Başkan Yardımcılarım, Grup Başkanvekilim, milletvekillerim, il başkanım, yöneticilerim var.
Sürülen hakim… “Sürülen” diyorum. Çünkü, AK Parti İBB sözcüsü, kendi ifade etti, ben demedim. “Sürdüğümüz” dedi. “Sürdüğümüz hakim… Sor, anlatayım, niye sürdük” demek istedi yani. İtiraf etti. Bana 2 yıldan fazla ceza verilmesi için tehdit edildiğini kendisi söyledi. İki kez HSK'ya başvurduk. “Hakimin sözleri çok önemli, dinleyin. Lütfen bunu bir anlayın, nedir bu” dedik. Dinlemediler. Bunu milletimiz duysun.
Bakın kimsenin bir lüksü yok. Hepimiz yargılanabiliriz. Hepimiz yargı önünde hesap vermek zorundayız.
Hem de kamuya hizmet veren, bu kürsüde oturan belediye başkanımız da burada olan belediye başkanlarımız da kamuya hizmet etmeye gönüllü olup seçilen meclis üyelerimiz de herkes vermek zorunda. Ama bunun bir usulü, adabı, kuralı var.
“Dinleyin” dedik. Dinlemediler. Sonra, HSK'nın hakkında soruşturma açtığı, bu soruşturma başında Demokles’in Kılıcı gibi sallanan bir hakimi buraya görevlendirdiler, aynı cezaya yolladıkları, sürdükleri bu hakimin yerine. Ve bu Demokles’in Kılıcı başında sallanan bu hakim, geldi, ‘tak’ diye kısa sürede bana ceza verdi.
Öte yandan hakkımdaki bir başka dava olan Büyükçekmece'deki davada, mahkemelerde… Davayı bitirme hedefi olarak 409 gün duyuruldu. Hâlâ bitmedi. Ve bu 2015 yılına ait bir konuyu, Beylikdüzü Belediyesi'nden, Danıştay'ın hakkımda karar verip “Soruşturmaya gerek yoktur” dediği bir dava, bir önceki İçişleri Bakanı'nın siparişiyle hakkımda açılan bir davadır. Bunu da belirteyim. Hâlâ bitmedi. Bitmiyor.
Son olarak 11 Nisan'a ertelendi. Enteresan. Merak ediyorum; 11 Nisan'da ne olacak? Yani 1 hafta öncesinde bir şey mi olacak? Niye 11 Nisan? Ertelendi. Yani tam 826’ncı gününe girecek. Bu keyfi bekletmenin sebebi ne? İki ayrı bilirkişi heyeti hakkımda olumlu rapor verdiği hâlde, neden dava bitirilmiyor?
Zaman ayarı mı yapılıyor?
Daha önceki iki uzatma savcı yok, mazereti var, bilmem ne… Son duruşmada yüz ifadesini tarif etmeyeceğim arkadaşlarımın da ifadesiyle, saygı unsurlarını yitirmiş bir ortamda yine iddianamesinin hazır olmadığını söylüyor. ‘Şak’ diye… Yani 10 gün de 20 gün de yok. 90 gün! Daha da fazlası, 11 Nisan! Allah Allah! Adrese teslim bir gün mü acaba? Merak ediyorum yani. Bunu da tarihe not düşüyorum.
Özellikle adalet dağıtan kurumların görevleri, bu konuda en hassas teraziye sahip olması gereken kurumlardır, kişilerdir.
Çünkü sadece bir kişinin değil, onun ailesindeki, etrafındaki onlarca kişinin hayatına etki ediyorlar. Nasıl ki sayın başsavcının, sayın savcının ailesi var, çoluğu-çocuğu var, eşi var, anası-babası var...Bunları yapanlar, onlara da hesap veremeyecek. Nasıl? Belediye başkanının yüzüne bakamayan, onların yüzüne nasıl bakacak? Benim gözlerime hep açık. Onların da anası-babası var. İtibar suikastı düzenler gibi uygulamalara maruz bırakılan arkadaşlarımın da sevgili kardeşimin de diğerlerinin de ailesi var, çoluğu var, çocuğu var; aynen savcılar gibi. Bu arkadaşlarımızın da namusu var, şerefi var. Buna özen göstermek zorundasınız. Bunun size o kutsal mesleğiniz söylüyor; ben değil.
Savcılar gibi bu arkadaşlarımızın da namusu şerefi var ve buna özen göstermek zorundalar. Onlar bu arkadaşlarımızdan insan olarak daha değerli ya da daha ayrıcalıklı değil.
‘Devletin dini adalettir. Ne yüce laf. Onlar, bu arkadaşlarımızdan insan olarak daha değerli ya da daha ayrıcalıklı değil. Herkes eşit. Yargının önünde herkes eşit. Gazetelere, adeta yeni siparişleri gösterir gibi, savcılık kaynaklı, ‘İstanbul'un CHP’li başka belediyelerinin de hedefte olduğu’ sözde bilgisini vermek ne adalete ne de mertliğe ne de insanlığa yakışıyor.
‘Kulis bilgisi’ adı altında, bu iddiaları lütfen yayınlarınızda dillendirmeyin.
Bakın bakalım bu savcılar, bunlar geçmişte hakim miymiş, neymiş, ne yapmışlar, hangi kararlar alınmış onların mahkemelerinde; onları haber yapın. Bakalım bunlar, geçmişte çok adaletliydi de sonra mı değişti ve bu hale geldiler mesela’ Yok efendim o belediye, bu belediye... Milletin aklını karıştırmayın. Özellikle bu işin içinde bu adaletsizlik sürecinin içinde koşanların amaçlarının bu olduğunu biliyoruz.
Ama bu olmayıp mesleki olarak sürece baktığını düşünen arkadaşlara da diyorum ki lütfen buna alet olmayın. Çünkü onlar, özellikle sizlerin adaletsizlik değirmenine böylece su taşımanızı da istiyorlar. Bu tuzağa düşmeyin. Öyle bir dönemden geçiyoruz ki sorumluluk sahibi herkes, bu süreçte hep birlikte çok dikkatli olmak zorundayız.
Medyada “kulis” adı altında konuşulan iddialar, kamu görevlilerini, ailelerini ne yazık ki çocukları, evlatları derin bir travmaya düşürüyor. Bu konularda herkes yazdığına, çizdiğine lütfen dikkat etsin. Kimsenin onurunu, namusunu zedelemesin. Yaradan huzurunda ifade ediyorum ki kul hakkı yemiş olursunuz. Bu kadar net.
Belediyelerimizin çalışma standartlarına da zarar veriyorlar. Onların morallerini, çalıştırdığı insanların da canını sıkan bir seviye bu işi taşıyorlar. O bakımdan bunu özellikle basın mensuplarımızdan rica ediyorum.
Değerli Arkadaşlar;
Bu gidişat hepimizin ve çocuklarımızın geleceği açısından artık en yüksek seviyede alarm vermektedir.
Demokrasi ve hukuktan her geçen gün daha da sapan bu zihniyet, bu akıl iktidardayken, buradan söylüyorum, ekonomi düzelemez.
İyi niyetle çaba gösteren yöneticiler var. Görüyorum. Kim istemez ülkesinin ekonomisi iyi olmasın? Biz muhalefetiz. İktidar olacağız. İnanıyoruz buna. İktidar kötü olsun da biz iktidar olalım! Böyle bir şey olabilir mi?
Ekonomimiz iyi olsun kardeşim. Benim vatandaşım, yoksullukla sınava tabi tutulmasın.
Ama bu süreç böyle devam ettiği takdirde ekonomi düzelmez kardeşim. Yoksulluk, hayat pahalılığı bitmez. Türkiye'de hiçbir şey iyi gitmez. Türkiye, dünyada bir cazibe noktası olmaz. Güven oluşturamaz. Olmadığı için de oluşturamadığı için de sermayenin yolu, yatırımların yolu, bu cennet vatanımız Türkiye'den geçmez.
Şimdi toplantı bitiminde belki soru soracaksınız bana. “İşte bu operasyonlara karşı eylem planınız ne?” veya “Bu operasyonlar böyle sürerse Cumhuriyet Halk Partisi ne yapacak?” gibi. Çok açık söyleyeyim:
Bu saatten sonra ne yapacaksak, milletçe, hep beraber yapacağız. Bu, hepimizin sorunu.
Bu, Cumhuriyet Halk Partisi'nin sorunu değil. Bu konu, artık sadece Cumhuriyet Halk Partisi'nin ya da bir başka partinin sorunu olmaktan çıkmıştır.
Bugün bizim belediye başkanlarımızın meselesi gibi görenler, öyle kafasını kuma sokarak bunu görmezden gelemezler. Yarın sizin gazetelerinizin, televizyonlarınızın başına gelir. Sizin başınıza gelecek. İnanın, dokunulmazlığı olan milletvekillerinin başına gelecek. Bugün sessizce ya da sadece içinden hayıflanarak ama ses çıkartmadan gelişmeleri izleyen iş dünyasının başına gelecek.
Bu akıl, malınıza göz koyar.
İş dünyasının, sermayenin, ekonominin içinde olan herkese sesleniyorum: Bu iş hafife almayın. Bu, büyük bir iştir. Sanatçılar, sporcular… Sizin de başınıza gelecek. Herkesin. Esnaf, çiftçi… Zaten kan ağlıyorlar. “Bu konuyla benim ne ilgim var” diyen kendi halinde vatandaşımın dahi başına gelecek.
Çünkü bu tek kişilik mesele var ya bu otoriter zihniyet, akıl virüsü bedene bulaştı mı tüm vücudu metastaz etmeden bırakmaz.
Ülkemizi ve milletimizi çürütmeye çalışan işte tam da bu siyasi müsteşarlıkla ya hep beraber mücadele edeceğiz ve onu yeneceğiz ya da herkes sırasını bekleyecek. Bu kadar net. Tarih tekerrürden ibaret. Nazi dönemi Almanyasının ünlü muhaliflerinden Alman din adamı ve asker Martin Niemöller'ün dediği gibi “(…)Sonra benim için de geldiklerinde sesini çıkartacak kimse kalmamıştı.” dememek için artık ayağa kalkma zamanı. Bu kadar net.
Hep beraber ayağa kalkma zamanı.
6 senedir… Seçimi elimizden aldılar yahu. Düşünsenize. 16 milyon insanın seçtiği bir insanın, mazbatasını almış bir insanın seçimini elinden aldılar. Aldılar. Milletin iradesini hem de utanmadan “hırsızlar” dediler, “çaldılar” dediler… Halbuki onlar çaldı.
Milletin iradesini çaldın.
İşte onun için hep beraber ayağa kalkma zamanı.
Buradan beni istemeyene, hayatı bana dar etmeye çalışana ben buradan meydan okuyorum:
Büyükşehir Belediyesi’ne ve bana ulaşmak ise hedefiniz, benim yol arkadaşlarıma ve ailelerine çile çektirmenize, bahaneler yaratmanıza, ara yollar üretmenize gerek yok.
İşte siyasi yasak davam orda duruyor, İstinaf Mahkemesi’nde.
Madem hedefiniz benim; mert olun, bari burada mert olun, onayın benim cezamı, ama arkadaşlarımızı rahat bırakın, milleti rahat bırakın yahu Milleti rahat bırakın.
Hodri meydan. Hodri meydan.
Siz istemiyorsunuz ama -Ekrem'in kelime anlamı da merttir- sizi bir kez daha mertliğe davet ediyorum.
Ve bir kez daha bu güzel memleketimin, güzel insanlarına sesleniyorum:
Güneyimizde, belki de ülkemizin 100 yılını derinden ilgilendirecek bir mesele var. Ülkemiz için de sulh ve barışı sağlamamız gerektiğini hepimiz biliyoruz. Demokrasi, adalet, eğitim, ekonomi, işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, bir sürü sorunlarımız var. Bütün bu sorunlar varken bunlarla uğraşılıyor. Ve bir kez daha mertliğe davet ederek söylüyorum ki:
Mücadelenizi bu milletle sandıkta hesaplaşarak, bizimle beraber orada mücadelenizi verin.
Bu yollar, doğru yollar değil. Bu yollar mertlik yolları değil.
Türkiye'ye sesleniyorum: İstediğiniz her kanaldan beni bir kez daha dinleyin, bir kez daha dinleyin, bir kez daha dinleyin… Ülkeme, canım ülkeme, milletimize sesleniyorum. Lütfen bunu iyi duyun:
Kurtuluş yok tek başına; ya hep beraber ya hiçbirimiz. Bu kadar!