Plan ve program yapılmış bir saati, günleri, haftaları, ayları, hatta yılları bir vizyona dönüştürmeyi çok önemserim. Geç kalmak, insanları bekletmekse hiç yapmadığım şeylerdir. Özellikle kamuya hizmet ettiğim belediye başkanlığı yıllarımda mutlak prensibim haline gelen bu ilkelerin temeli çok daha eskisine dayanmaktadır. Çocukluğumu ticaretle uğraşan ve sürekli bir planlama gayreti içinde olan bir babanın yanında geçirmek, bu prensipleri adeta belleğime işlemiştir. Daha küçücükken dahi yanımdan ayırmadığım kalemim ve onunla tuttuğum ajandalarım bunların göstergesidir. Yıllar içerisinde tuttuğum onlarca ajanda, hala arşivimde durur. İsteyen görebilir.

Acımasızca içine itildiğimiz bu kumpas, esaret, hukuksuzluk ortamında; nasıl bir gündem ve planlamayla karşı karşıya olduğumuzu anlatabilmek için böyle bir girizgah yapmayı uygun buldum.

Beni hukuksuzca dahi olsa yargılamak değil, direkt cezalandırmak için imza atan yargı nedeniyle 9 no’lu ceza evinde tümüyle izole bir şekilde tutuluyorum. 12 metrekarelik koğuş ve 30 metrekarelik bir alanda günümü planlamaya devam ediyorum. Cezaevinin kurallarınca avukatlarımla, özel izinli ziyaretçilerimle, ailemle; günlük, haftalık planlar yaparak görüşmeye gayret ediyor, gündemimi yönetmeye çalışıyorum. 

Gündemim elbette Türkiye.

Türkiye’nin geleceği, çözülmeyi bekleyen problemleri, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin faaliyetleri, hukukun üstünlüğü ilkesinin hiçe sayılması ve maalesef yargının ülkemizi düşürdüğü durum… Özellikle Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi ve Türkiye’nin gelecekteki hükümet programlarının, vaktimin önemli bir kısmını aldığının altını çizmek isterim.

Ailemle olan rutin buluşmalarımın yanı sıra Genel Başkanımız Sayın Özgür Özel’in beni ilk haftadan bu yana ziyaret etmesi, dayanışmamız, fikirleşmemiz, ortak akılla sürece katkı sunacak bilgileri birbirimizle paylaşmamız; hepsi beni güçlü tutan çok özel anlardı.

Tüm bu çalışmaları teknolojinin imkanlarından uzak; tümüyle yazarak ve okuyarak yaptığımızı da belirtmek isterim.

Güne genellikle sabah yedi buçukta başlıyorum. Sekiz gibi görevlilerin avlu kapısını açmasıyla 12 metrekarelik alanım biraz daha büyüyor. Okuma saatlerimin sonrasında saat 12:00 gibi günümü bitiriyorum. Elbette gündelik ihtiyaçlarım, içinde bulunduğum bu mekanda oldukça zamanımı alıyor. Kişisel ihtiyaçlarımdan temizliğe, yeme-içmeden spora ; sağlığımı korumak için planlı bir gün akışı içerisinde olduğumu ifade etmek istiyorum.

Ülkemizi düştüğü bu zor durumdan önümüzdeki ilk seçimde çıkarmak, büyük bir kalkınma dönemine geçerek bu düşüşe son vermek; Türkiye’nin geleceği ve ideallerimiz için önemlidir.

Özellikle Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’nin açılmasıyla Cumhuriyet Halk Partisi ile eşgüdümlü yürüttüğümüz planlamalarımızı; okumalar yaparak, projeler üreteler, rapor inceleyerek, yazılar yazarak yoğun biçimde sürdürüyorum. Bazen kafamda süzülen notlarımı 2-3 defa yazıya dökerek son halini vermek için yoğun emek sarf ediyorum diyebilirim. Kantinde dergi satışı yapılmadığı için okumak istediğim bazı dergi yazılarının fotokopilerini, günlük gazete yazılarını, arkadaşlarımın seçtiği internet makalelerini avukatlarım vasıtasıyla alıp okumalarım arasına katıyorum.

Bu akışın içinde bazen gün içinde yaşadıklarımı, bazen okuduklarımdan oluşan dip notları, bazen de yaşama dair hepimizi ilgilendiren hususları artık sizinle paylaşmaya karar verdim. Gözlerinin içine bakarak dertlerini, sevinçlerini, düşüncelerini, eleştirilerini dinlemeye alıştığım ve bir o kadar da özlediğim milletimizle nasıl bir etkileşim yaşayacağımızı, bu şekilde diyalog kurmanın nasıl olduğunu birlikte göreceğiz.

Sizlerin iradesi, demokrasi ve adalet mücadelemiz sayesinde çok sürmeyeceğini bildiğim bu ceberut düzen sona erdiğinde yine göz göze, gönül gönüle olmaya devam edeceğiz.

Beylikdüzü Belediye Başkanlığı’ndan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na oradan da cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecime kadar 16 yıllık siyaset yaşamımın her anında,  şeffaflık ve kapsayıcılık temel prensibim olmuştur. Olmaya da devam edecektir. Bu sürecin ve diyaloğun tadını da hasretle birleşip, göreceğiz. Sizlerin talepleriyle yön vermeye gayret edeceğim bu süreçte özellikle çocuklara, gençlere yani ülkemizin geleceğine seslenmeye devam edeceğim. 

Yaşanmışlıklarımızdan, anılarımızdan yaptığım çıkarımlarla toplum olarak önceliklerimize yön verecek açılımlarda bulunacağım. Bulunduğum durumun da makamın da milletimize, ülkemize, topraklarımıza, bu kadim vatanımıza hizmet yolculuğunun duraklarından biri olduğunun farkındayım. Cumhuriyetimize ve demokrasimize inancı tam bir kişi olarak, sizlere hizmet etmenin kutsallığını çok iyi biliyorum. Köyden kente, yoksulluktan varsıllığa, üretenden emekliye, gençten yaşlıya her katmanını tanıma şerefine nail olduğum bu toplumda yetişmiş biri olarak; milletin her mensubunun hizmetin muhatabı olduğu bilincini koruduğumu ve bu bilinç ile bugün sizlerle birlikte olduğumu, olacağımı da belirtmek isterim.

“İmamoğlu varsa, çözüm var; daima mutlu daima özgür; İstanbul İttifakı; Türkiye İttifakı; her şey çok güzel olacak” diyerek; ilk sloganımızdan bugüne hep çözümcü, kapsayıcı, iyiliği ve birleştiriciliği önde tutan bir ruhu temsilcisi oldum. “İstanbul senin” diyerek, halka her nimetin asıl sahibinin kendileri olduğunu anlatan bir duruşu temsil ettim. Etmeye de devam edeceğim.

“Sen kimin parasını kime dağıtıyorsun” diye o dönemki vaatlerimi eleştirenlere; Halk Süt, annelere ücretsiz ulaşım, kreşler, yurtlar, öğrencilere burslar, Kent Lokantaları gibi halkçı hizmetlerle “milletin parasını millete dağıtıyorum” diyerek cevap verdim. Şimdi tüm bu hizmetleri, Türkiye’nin geleceğine hazırlıyoruz.

Halka diz çöktürmeye çalışanlara karşı, devletin şefkatini temsil eden bir tavırla davranmak milletimize karşı en büyük borcumuzdur.

Bu istikametten bir milim sapmak yok! Ben bu duygularla çok huzurluyum. Kararlıyım, güçlüyüm, umutluyum ve başaracağımıza dair hiç olmadığı kadar inançlıyım.

Bu ilk buluşmamızda haftanın geniş analizini yapmayacak yahut gündelik işlerimden bahsetmeyeceğim. Yaşadığım dostlukların, sıcaklığın, kucaklaşmanın hissiyatının nasıl büyüdüğünü bana hatırlatan bir anımı aktaracağım.

2019 31 Mart seçimlerinden sonra mazbatamızı ne yazık ki 18 gün sonra alabilmiştik. Biliyorsunuz, sonrasında da seçimi iptal ettiler. Tüm engellemelere rağmen mazbatayı aldıktan sonraki ilk cumartesi günü yaptığım İETT Genel Müdürlüğü ziyaretimden sonra, sabahın sekiz buçuğunda İstiklal Caddesi’nde henüz kimsecikler yokken yaşadığım anılarımı sizinle paylaşmak istiyorum.

Benim için siyaset yapmanın en büyük ödülü; vatandaşın en içten duygularını, güzel sözlerini gözünüzün içine bakarak dile getirmesidir. Büyük tartışmalarla geçen 2019, 31 Mart seçimlerinin ardından Yüksek Seçim Kurulu’nun sonucu 18 gün sonra açıklamasıyla mazbatamı almıştım. Saraçhane dışındaki ilk toplantımı da hemen o cumartesi, sabahın altısına Beyoğlu Tünel’deki İETT Genel Müdürlüğü binasına koydum. Sabah sekiz buçuk gibi biten toplantının ardından çok sevdiğim İstiklal Caddesi’nde yürümeye koyuldum. Henüz iş yerleri açılmamış, insan yoğunluğu başlamamıştı. Sabahın erken saatlerine rağmen vatandaşlar grup grup yanımıza gelerek fotoğraf çektiriyordu.

 Yoğun bir şekilde devam eden bu tebrikleşme esnasında, kalabalığın arka tarafında küçük bir çocuğu fark ettim. Babasıyla beraber kalabalığa rağmen bana yaklaşmak istediklerini hissettim. Kendisine “Bırakın oğlumuzu gelsin” diye seslenmemle çocuğun kalabalıktan sıyrılıp boynuma atlaması bir oldu. Hemen babasına “Baba fotoğrafımızı çek” dedi. Fotoğrafı çektikten sonra babası kalabalığın arasından yanıma yaklaşarak kulağıma eğildi ve “Başkanım size tebrik ederim. Bilmelisiniz ben ve eşim AK Partiliyiz. Ancak oğlumuz nasıl olduysa size hayran. Seçimde bizi ikna etti ve size oy verdik. Hatta bize kabine birlikte girmeyi ve oyu birlikte kullanmayı bile teklif etti, kendisini zor ikna ettik. İnşallah hayırlı hizmetleriniz olur.” dedi. Bu duygusal konuşmadan sonra oğlumuza bir kez daha sarılıp ayrıldık. O evladımıza ve diğer tüm çocuklarımıza ne kadar büyük bir borcumuz olduğunu bir kez daha anladım. 

 Büyük bir moralle İstiklal Caddesi’nde yürümeye ve fotoğraf çektirmeye devam ettim. Yıllardır sergilerini, kitaplarını, COGITO ve Kitaplık gibi dergilerini severek takip ettiğim, sıkı da bir ziyaretçisi olduğum Yapı Kredi Yayınları binasıyla, Galatasaray Lisesi’nin arasındaki sokaktan Tophane'ye doğru yürümeye karar verdim. Sokağa döner dönmez bir taksicinin kornasıyla durdum. Taksiden genç bir kızımız indi ve boynuma atlayarak, bana oy vermek için İngiltere’den geldiğini ve çok mutluğunu olduğunu söyleyerek sarıldı. Arkamızda biriken arabaların kutlamalarını ve kornalarını duyan, hemen sağdaki çıkmaz sokaktaki bir restoranın sabah temizliğini yapan yakışıklı bir genç delikanlı yanıma koştu. “Başkanım ben Kürt’üm, seni çok seviyorum, çok mutluyum. Sen bizi barıştırdın, sandıkta buluşturdun. Bir Kürt olarak oyumu sana verdim ve mahallemde, sokağımdaki bütün çekingen halim bitti. Bizi sakın unutma, hepimize iyi hizmet et!” diyerek boynuma sarıldı. 

Bu muhteşem duygu ve adeta bir manifesto gücündeki ifade, bir yandan beni sabahın bu erken saatlerinde çok mutlu etmişti. diğer yandan halka hizmet yolculuğumun rotasını daha da belirginleştirmişti. 

Yokuş aşağı yürürken omuzlarımdaki yükün büyüdükçe büyüdüğünü hissediyordum.

Diğer yandan 16 milyon yoldaşımın olduğunu ve İstanbul’u hep birlikte yöneteceğimizi bilmek ruhumu bir tüy gibi hafifletiyordu. Bu muhteşem geri dönüşler, öğretiler, sözler, eleştiriler, öneriler bu yolda adeta benim rehberim oldu. Bu yolculuğumda pusulam beni sürekli caddelere, sokaklara, pazarlara, vatandaşımın yanına çıkardı. Ben hala yanınızdayım! Bu sefer daha fazla yoldaşla,

86 milyon yurttaşımla bu yoldayım. 

Vatandaşından kopuk, hissetmeyen, görmeyen, partizanlıktan sıyrılamayan, toplumu sürekli ayrıştıran bir tutum eninde sonunda makamın gerçek sahibi olan milleti unutur. Milletine tebaa muamelesi yapar.  

Biz bu anlayışa karşı mücadelemizi yeni doğan bebeklerimiz için veriyoruz! 

Umudumuz olan çocuklarımız için veriyoruz!

Geleceğimizin teminatı gençlerimiz için veriyoruz!

Sonsuz bir kararlılıkla Cumhuriyet, demokrasi ve adalet için mücadele veriyoruz!

Vermeye de devam edeceğiz.

Spor müsabakalarını elimden geldiğince takip ediyorum. Atletizmin uluslararası arenadaki zirvesi Diamond League ile keyifli yarışları izliyorum. Bunun yanı sıra tenis, yüzme gibi uluslararası turnuvaları ve yaz dönemi voleybol turnuvalarını takip ettim. Üzülerek ifade etmeliyim ki gerek nüfusu gerek yetenek havuzu açısından hiçbir ülkeden geri kalmaması gereken bir ülkeyken bizi hiç de memnun etmemesi düşündürmesi gereken bir sportif başarısızlıkla karşı karşıyayız. İlkeli ve doğru hamleler yaparak çıkış yakaladığımız okçuluk, voleybol, basketbol, ata sporumuz güreş gibi birkaç branş dışında ne yazık ki başarısızlık içindeyiz.

Çocukluğundan beri sporla iç içe olan biri olarak; spor ve eğitimin mutlaka birbirini tamamlaması gerektiği, okul öncesinde başlayan bilinçli bir nesil yetiştirme düzeninin içine girmek zorunda olduğumuz düşüncesindeyim. Böylelikle gençlerimiz sağlıklı yaşam ile buluşacak, hem ulusal hem de küresel ölçekte göğsümüzü kabartacak başarılara imza atabilecekler.

Bu çerçevede maalesef ülkemiz gibi, sporumuz da yeteneğimizi körelten bir siyasi baskının kurbanı haline gelmiştir. Kolaycılık yaparak Türkiye’nin kötü gündemini sporda da devam ettirmeyi tercih eden bu akıl, Türkiye’yi “spor sadece futboldur” gibi kısır bir anlayışa mahkum etmektedir. Aynı zihniyet; kulüpleri yerli oyuncuların azınlık olduğu, tümüyle yabancılaşan ve sahip oldukları astronomik bütçelere rağmen başarısız olan bir yapıya büründürmektedir. Bunu hak etmediğimiz bir gerçektir. Bizim Türkiye idealimizde bilimden teknolojiye, eğitimden sağlığa, üretimden tarıma, turizmden sanayiye, sanattan spora topyekun bir kalkınma vardır. Zira gelişmiş bir toplum olmak böyle mümkündür. Bunu başarırken en büyük gücümüzse çalışkanlığımız ve insanımız olacaktır.

Sevgili dostlarım, anneler, babalar, çocuklar, gençler; 

Ülkemizin doğusundan batısına, güneyinden kuzeyine her karışını kapsayacak bu inancın, bizlere çok güzel bir geleceği hazırlayacağına inancım tam. Her türlü zenginliği hak eden 86 milyon insanımız ve 2. yüzyılına giren Cumhuriyetimiz; herkesin eşit olduğu, adil, demokrat bir Türkiye’ye layıktır. Ay yıldızlı bayrağımızı her alanda, her sektörde aziz milletimizle beraber dalgalandıracağız. 

Böyle bir başlangıç yaptık. Bundan sonra her hafta daha güncel, daha hayatın içinden ve sizden de gelen geri dönüşlere cevap veren bir yerden bu iletişimimizin devam etmesini istiyorum. 

Azim ve kararlılıkla,

Aklın, bilimin, Cumhuriyet’in, demokrasinin, adaletin ışığında

Her şey çok güzel olacak. 

Sizleri hasretle, kocaman kucaklıyorum!